Sabri Uzun’a Cumhurbaşkanına Hakaretten Beraat Türk Milletini Aşağılamaktan 5 Ay Hapis

Sabri Uzun’a Cumhurbaşkanına Hakaretten Beraat Türk Milletini Aşağılamaktan 5 Ay Hapis

Gazze soykırımı sürerken Türkiye’nin İsrail’le ticari ilişkilerini sorgulayan bir paylaşımından dolayı hakkında dava açılan Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat eski Daire Başkanı Sabri Uzun’un Cumhurbaşkanına hakaret suçlamasında beraatına karar verilirken, Türk Milleti’ni aşağılama suçlamasıyla 5 ay hapis cezasına çarptırılmasına hükmedildi. Uzun’un Cumhurbaşkanına hakaretten de cezalandırılmasını isteyen Cumhurbaşkanlığı avukatının, paylaşımda herhangi bir… Sabri Uzun’a Cumhurbaşkanına Hakaretten Beraat Türk Milletini Aşağılamaktan 5 Ay Hapis

Özgü Namal bize neyi hatırlattı?

Özgü Namal bize neyi hatırlattı?

Geride bıraktığı hafta sonu insanların sosyal medyada üzerlerine yorum yaptıkları ünlülerden biri yazar Orhan Pamuk’tu, diğeri oyuncu Özgü Namal... Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, kitabı ‘Masumiyet Müzesi’nden uyarlanan televizyon dizisinin İstanbul’daki galasında şöyle dedi: “Bütün Orta Doğulu erkeklerin kafalarındaki pisliklerden bende de biraz var. Bu yüzden bu filmin çekilmesinden ve Zeynep Hanım’ı (dizinin yönetmeni Zeynep Günay) seçmenizden çok memnunum. Romanım, Zeynep Hanım sayesinde dengelendi.” Tüm dünyanın Epstein belgelerinin gözler önüne serdiği belgelerle bazı zenginler ve siyasilerin nasıl ahlaki bir çürümüşlük içinde yaşadıklarını tartıştığı bir dönemde Orhan Pamuk’un kendisini de dahil ederek tüm Orta Doğu erkeklerini pislik olarak itham etmesi eleştirildi. Yönetmenliğini İlker Çatak’ın yaptığı ‘Sarı Zarflar’ filmindeki performansıyla ‘En İyi Kadın Oyuncu’ dalında aday gösterildiği 76. Berlin Film Festivali’nde Özgü Namal, bir soruya verdiği yanıtla gündem oldu. Sadece gerçeği söyledi Filmin basın toplantısında muhabir, “Türkiye’de bu öyküyü anlatabilseydiniz eğer performansınız daha mı değişirdi? Berlin’de ve Hamburg’da bu öyküyü anlatmak performansınızı etkiledi mi?” diye sordu. Türkçe konuşan muhabirin dünya görüşü ve çalıştığı yayının çizgisi hakkında bilgim yok. O yüzden muhabir gazetecilik merakıyla mı yoksa oyuncudan, “Almanya’daki sanatsal özgürlük Türkiye’de yok” manşeti alabilmek için mi hareket etti? Bilmiyorum. Muhabirin sorusunu böyle yorumlayanların neye dayanarak bu kanaate vardıkları konusunda da en ufak bir fikrim yok. Öyle olsa bile Özgü Namal’ın bu soruya verdiği yanıt ve oyuncunun bu nedenle gündem olması önemli.Önce Namal’ın yanıtını, ardından bu konudaki kanaatimi paylaşacağım. Namal’ın o soruya yanıtı şu oldu: “Önce bir düzeltme yapmak lazım aslında. Bu Türkiye’de sergilenemeyen ya da çekilemeyen bir performans değil. Biz bu projeyi Türkiye’de çekemediğimiz için burada çekmiş değiliz. Performans açısından da büyük bir değişiklik olacağını düşünmüyorum. Ancak İlker’in (yönetmen İlker Çatak) Almanya hakimiyeti, buradaki enerjiyi ve ambiyansı çok iyi hissetmesi mutlaka kamera önüne yansımıştır.” Bu bile bir duruş! Özgü Namal’ın söylediklerinde ne bir Türkiye güzellemesi var ne de hamaset.Oyuncu, moda deyimle bir ‘sanatçı duruşu’ ya da ‘siyasi duruş’ sergilemedi, olan neyse onu, yani gerçeği anlattı. Buna rağmen toplumun geniş bir kesiminin bunu ‘duruş’ gibi sahiplenmesinin tek sebebi var, o da şu: Yıllardır uluslararası arenaya çıktıklarında, iktidar veya Erdoğan karşıtlığı yüzünden ülkelerine haksızlık etmeyi ‘sanatsal özgürlük’ zanneden o kadar çok ünlü oldu ki, Özgü Namal’ın nötr tutumu bile insanlara ilaç gibi geldi. Cannes’daki ödül töreninde eline tutuşturulan notları okumaya çalışanlar, Orhan Pamuk gibi ait olduğu toplumu küçümseyenleri göre göre, Namal gibi eline fırsat geçtiğinde bile Türkiye aleyhinde konuşmayan ünlülerin yıllardır özlemini çekiyordu toplumun geniş bir kesimi... Namal’ın o soruya ideolojik bir pencereden bakmadan verdiği normal yanıtın bu denli alkış almasının ve takdir edilmesinin asıl sebebi budur. GÜNÜN SÖZÜ “Uğraşarak düzeltemediğinden vazgeçerek kurtulursun.” (Frida Kahlo)

Shiota’nın görünen ve görünmeyenleri

Shiota’nın görünen ve görünmeyenleri

Hatırlayacaksınız, “Chiharu Shiota: Dünyalar Arasında” başlıklı sergi, Öykü Özsoy Sağnak ve Yazın Öztürk küratörlüğünde İstanbul Modern’de gerçekleşmişti. Sanatçının performans, video, yerleştirme ve resim gibi çeşitli ifade biçimlerinde sıklıkla kullandığı hafıza, varoluş, göç, yolculuk ve insan deneyimi gibi konuları odağına alıyordu. Shiota, sergiye de adını veren “Dünyalar Arasında” başlıklı büyük ölçekli yerleştirmesini, Asya ve Avrupa’nın kesişiminde bulunan İstanbul’un konumundan yola çıkarak üretmişti. Ayrıca Restoran Modern de sergiye özel bir kokteyl ve tatlı hazırlamıştı. Şimdi ise Londra’da ‘Chiharu Shiota: Threads of Life’ başlıklı sergisi açıldı. Daha kapıdan içeri adımınızı atar atmaz gündelik gerçekliğin dışına çıkıyorsunuz. Hayward Gallery’nin brütalist beton dokusu bu kez yün iplikten örülmüş devasa ağlarla sarılmış durumda. Betonun katılığı ile ipliğin kırılganlığı arasında kurulan gerilim, serginin duygusal tonunu da belirliyor. Shiota, uzun yıllardır sıradan nesneleri – ayakkabılar, anahtarlar, yataklar, sandalyeler, elbiseler – iplikten ördüğü yoğun ağların içine yerleştirerek hafızanın görünmeyen katmanlarını görünür kılıyor. Bu nesneler birer gündelik eşya olmaktan çıkıp yokluğun ve hatırlamanın taşıyıcısına dönüşüyor. Kimi zaman kırmızı iplikler kan dolaşımını, yaşam enerjisini çağrıştırıyor, kimi zamansa siyah iplikler bilinçaltının karanlık kıvrımlarını… ‘Threads of Life’ başlığı boşuna seçilmemiş. Sergi, yaşamın ince bağlarla örülü yapısını, insan ilişkilerinin kırılganlığını ve varoluşun geçiciliğini mekâna yayarak anlatıyor. Shiota’nın pratiğinde beden çoğu zaman ortada değil, ama onun izi her yerde. Boş bir yatak, terk edilmiş bir çift ayakkabı ya da askıda duran bir elbise, sahibinin yokluğuyla daha güçlü bir varlık kazanır. Sanatçı, kişisel deneyimlerinden yola çıkarak evrensel bir duygu alanı kuruyor. Sergide yeni büyük ölçekli heykeller, çizimler, erken dönem performans videoları ve fotoğraflar da yer alıyor. Böylece izleyici sanatçının düşünsel yolculuğunu da görüyor. Öne çıkan işlerden biri olan ‘During Sleep (2026)’, Chiharu Shiota’nın siyah ipliklerle ördüğü “siyah yatak” enstalasyonu, sanatçının hayatındaki sürekli taşınmaların yarattığı köksüzlük duygusunu çarpıcı bir görselliğe dönüştürüyor. Yatak, normalde güvenliğin, aidiyetin ve dinlenmenin simgesiyken Shiota’nın işinde tavandan zemine inen yoğun siyah iplik ağları arasında sıkışmış. Sanatçının Japonya’dan Avrupa’ya uzanan yaşamı boyunca defalarca yer değiştirmesi, “ev” kavramını sabit bir mekan olmaktan çıkarıp zihinsel bir alana dönüştürüyor. Bu enstalasyonda yatak artık uykuya değil, uykusuzluğa, huzura değil, geçiciliğe işaret ediyor. Siyah iplikler, birikmiş anıları, taşınırken geride bırakılan eşyaların hayaletini ve hiçbir yere tam olarak ait olamamanın ağırlığını temsil ediyor. İzleyiciyi de kendi yerinden edilmişlik deneyimleriyle yüzleşmeye davet ediyor. Sergi süresince performanslarla da aktive ediliyor. Belirli tarihlerde gerçekleşen bu performanslar, yerleştirmenin durağan yapısına zaman boyutunu ekliyor. Uyku hâli üzerinden bilinç ve bilinçdışı arasındaki sınır sorgulanıyor. Shiota’nın işleri ilk bakışta görkemli ve etkileyici, ama asıl güçleri hızlı tüketilen imgeler çağında izleyiciyi yavaşlamaya, bakmaya ve hatırlamaya davet etmesi. İplikler birbirine dolanırken her düğüm yeni bir hikâye ihtimalini barındırıyor. Sergi, Londra Hayward Gallery’de 3 Mayıs’a kadar devam edecek.

Kredi kartları gastronomiyi etkiliyor!

Kredi kartları gastronomiyi etkiliyor!

Geçen hafta Antalya’daydım. Turizm Gastronomisi Yatırımları ve Ağırlama Zirvesi’ni (FSUMMIT) yerinde izledim. Dışarıda fırtına vardı, içeride sektörün mutfağı harlıydı. Konu yalnızca yemek değildi; bu devasa düzenin nasıl döndüğüydü. FSUMMIT’in kurucusu, Sözen Group CEO’su Gökmen Sözen, konuk ağırlamanın sadece otel hizmetlerinden ibaret olmadığını anlattı. Restoran, üretici, tedarikçi, lojistik… Hepsi aynı zincirin halkalarını oluşturuyordu. Dubai örneğini verdi; otelin içindeki dünya markaları başlı başına çekim gücü oluşturuyordu. Turist yalnızca yatak değil, aynı zamanda deneyim satın alıyordu. Antalya’nın ve diğer şehirlerin de bu bakışla büyümesi gerektiğini söyledi. Akdeniz Turistik Otelciler ve İşletmeciler Birliği Başkanı Kaan Kavaloğlu ise turizmi bir makineye benzetti. Dişliler birlikte dönmezse sistem yürümüyordu. Sürdürülebilirliğin en güçlü alanlarından birinin gastronomi olduğunu özellikle vurguladı; artık turist denize girmek kadar tatmaya geliyordu. Antalya Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Yusuf Hacısüleyman da üç yıl önce 20 olan başvuru sayısının 207’ye çıktığını söyledi. Tarım kısmı daha da çarpıcıydı: Antalya örtü altı üretimin neredeyse yarısını yapıyordu. Sebebi basit; oteller her gün aynı kaliteyi istiyor. Turizm standardı yükseldikçe üretici de kendini ona göre ayarlıyor. Bir anlamda turist tarlayı bile şekillendiriyor. Ama başka bir taraf daha var. Türkiye’de 263 bin restoran ve kafe var, Antalya’da yaklaşık 8 bin. Her şey dâhil sistemi dolayısıyla turist karnını otelde doyuruyor, sokak gastronomisi nefes almakta zorlanıyor. Oysa şehir deneyimi kapıdan çıkınca başlıyor. Benim en çok dikkatimi çeken bölüm kredi kartı düzenlemesiydi. Hacısüleyman’ın verdiği rakam çok çarpıcıydı: Restoran ve kafelerde yılda yaklaşık 44 milyar dolarlık harcama yapılıyor ve bunun dörtte üçünü kredi kartıyla ödeme oluşturuyor. Limit daralınca sipariş küçülüyor, faiz yükselince menü değişiyor. Bankadaki karar mutfakta karşılık buluyor; hem işletme hem müşteri aynı baskıyı hissediyor. Orada şunu gördüm: Gastronomi artık sadece şeflerin alanı olmaktan çıkıyor; tarımın, turizmin, bankacılığın ve ekonominin ortak sahasına dönüşüyor. Antalya’da konuşulanlar aslında Türkiye’nin hikâyesiydi. Sofranın büyüklüğü ekonominin nabzını anlatıyor; sofra küçüldüğünde turizmin sesi de kısılıyor. 3 milyon ziyaretçi Geçen hafta Kayseri’den dikkatleri çeken bir tablo geldi. Büyükşehir Belediye Başkanı Doktor Memduh Büyükkılıç, Erciyes’te düzenlenen Kış Spor Festivali’nde açıkladı: 18 Aralık 2025’ten bu yana dağa çıkanların sayısı 3 milyonu geçmiş. Bu sadece bir yoğunluk değil, planlı bir organizasyonun sonucu. Festivalde, Erciyes âdeta açık hava spor parkına döndü. Dünyanın en büyük voleybol topuyla oynanan dev maçın etrafında kalabalık toplandı. Karda yakantop, slackline, lazer run, balon futbolu, çuval yarışı, halat çekme, kar voleybolu, lastik yuvarlama yarışı ve oryantiring parkurları… Kayak yapmayan bile gün boyu dağda kaldı. Turizm artık sadece pistten ibaret değil, gün boyu yaşanan bir deneyim. Yeni spor alanları Son olarak bu hafta Kocaeli’de de ilgiye değer bir adım atıldı. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, İzmit Millet Bahçesi’ne kurduğu crossfit istasyonu ve kültür-fizik alanlarıyla sporu günlük hayatın parçası haline getirmeyi hedefliyor. Dayanıklılık, kuvvet ve kondisyon geliştirmeye yönelik ekipmanlar her yaştan vatandaşın açık havada güvenli ve konforlu şekilde spor yapmasına imkân sağlıyor. Yürüyüş yapanı, çocuğuyla geleni, sabah egzersizini aksatmayanı aynı noktada buluşturan bu alanlar, yeşille bütünleşerek sosyal hayatı da canlandırıyor. Hedef açık: Yediden yetmişe herkesin spora kolay ulaşması ve sağlıklı yaşamın alışkanlığa dönüşmesi.

MEDENİ KADINLAR

MEDENİ KADINLAR

17 Şubat, Medeni Kanun’un kabulünün 100. yıldönümü... 1926 yılında kabul edilen Medeni Kanun ülkeye en başta kadın erkek eşitliğini getirdi... Evlilikte, mirasta, siyasi haklarda kadına erkekle eşit hak sağladı. Kadının erkek himayesinde ikinci sınıf yaratık olma konumuna son verdi. Kadının daha önce eşiyle nikahta yan yana gelmesi bile mümkün değildi. Atatürk nikah masasına Latife Hanım’ı oturtarak bu alanda bir ilki gerçekleştirdi. Ve bir anı... Atatürk’ün yeni evlendiği ve İzmir’de olduğu günler... Türkiye’nin ilk belgeselci yönetmenlerinden Cemil Filmer de İzmir’dedir. Film işini bırakmış İzmir’de sinema işletmeye başlamıştır. Bir gün Atatürk’le karşılaşırlar. Filmer O’nu, işlettiği Ankara Sineması’na davet eder. Gazi’nin sinemaya gideceği duyulmuş, halk sokakları ve sinema önünü doldurmuştur. Atatürk salona girer, locaya oturur... Ancak aşağı bakınca ne görsün... Salonu lebalep erkekler doldurmamış mı? Gazi, Cemil Filmer’e “Salonda neden kadın yok” diye sorunca şu yanıtı alır: - Paşam kadınlara yalnız salı günü sinema gösteriyoruz... Atatürk yaveri Muzaffer Kılıç’a bir baş işareti yapar: - Dışarıdaki kadınları içeri bırakın... Kadınlar sinemayı doldurur... İzmir’de ilk kez kadın ve erkek bir arada film izlerler. Olayı Cemil Filmer “Hatıralar” adlı kitabında anlatır. POSTA CHP Genel Başkanı Özgür Özel partinin internet sitesine kişisel e posta adresini koymuş. Vatandaş böylece doğrudan kendisine ulaşabilecek. Ne var ki okurumuz Ersoy Öngün görüşlerini sık sık bu adrese göndermesine rağmen bugüne dek tek olumlu veya olumsuz yanıt alamamış. Bu e-posta adresinin oraya neden konulduğunu merak ediyor. ŞOFÖR Taksiye bindim. Şoför adımımı içeri atar atmaz “Hoş geldiniz” dedi. Nereye gideceğimi sordu. Söyledim. Taksiden inerken parayı alınca teşekkür etti. Ben de teşekkür edip iyi günler diledim. O da iyi günler diledi. Maden bulmuş gibi sevindim. Ne var bunda diyeceksiniz. Oysa çok önemli. Standart taksi şoförü aracına binene ‘hoş geldin’ demez. Siz merhaba dersiniz. Lütfen karşılık verir. Gideceğiniz yeri söylersiniz. Anlayıp anlamadığını belli etmez. Siz duyup duymadığını kontrol edersiniz. Sonra yanlış yoldan gitmeye başlar. Anlamamıştır. Siz yolu tarif edersiniz. Yolu kendi cehaletinden dolayı uzatırsa onun parasını da sizden alır. İnerken siz teşekkür edersiniz, o sesini çıkarmaz. Hepsi değil tabii. Ama çoğu şoför ve özellikle gençler böyle. Konuşmamayı marifet sanır. O yüzden asgari nezaket sahibi bir şoför gördüğünüzde mutlu oluyorsunuz. KEÇİLER Ankara Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan’ın CHP’den istifası ve ardından AKP’ye geçeceği söylentileri dikkatleri bu ilçe üzerine çekti. Keçiören 930 bin nüfusuyla Türkiye’nin en kalabalık dördüncü ilçesi. Peki ilçenin adı nereden geliyor? Bunu kimse bilmiyor. Geçmişte burada keçe imal edilirmiş. Asıl adının Keçeören olduğu ve giderek evrildiği söyleniyor. Bir başka söylentiye göre burada geniş üzüm bağları varmış ve üzümler geç olgunlaştığından bölgeye “geçveren”adı yakıştırılırmış. Geçveren zaman içinde olmuş Keçiören. Ankara’da anlamı bilinmeyen semt adları çoktur. Örneğin Küçükesat ve Büyükesat semtlerine adını veren Esatbeyler kimlerdir? Bilinmez. Noktayı Nasrettin Hoca ile koyalım... Hoca’nın oğlu olmuş. Mahalleli “Aman adını Eyüp koyma” diye tembihte bulunmuş. Neden, diye sormuş hoca... - Çünkü, demişler, uzaya uzaya ip olur… KÜBA Gazze benzeri bir insanlık dramı da Küba’da başlamak üzere... Küba petrol ihtiyacının üçte ikisini Venezuela’dan sağlıyordu. ABD’nin Venezuela’ya el koyması üzerine petrol hortumu kesildi. Başkan Trump Küba’ya akaryakıt verecek ülkelere gümrük tarifesini yükselteceği tehdidinde bulununca diğer ülkeler de ticareti kesti. Akaryakıt sıkıntısı başladı. Şu sırada ülkeye gelen yolcu uçaklarına yakıt ikmali yapılamıyor. Bu yüzden kimi havayolu şirketleri Küba seferlerini durdurdu. Rusya hükümeti, turistlerine Küba’dan ayrılmaları mesajını gönderdi. Ülkede kimi otellerin kapandığı, otobüs ve tren seferlerinin aksadığı, kamuda çalışma süresinin dört güne indirildiği bildiriliyor. Neden bütün bunlar? Küba ABD’yi tehdit mi ediyor? Hayır... Sadece Trump sosyalist yönetime karşı antipati besliyor. Bütün sebep Bay Donald’ın sosyalizmden hoşlanmıyor oluşu. Dramın sebebi bu kadar basit!

Ara transfer itirafı

Ara transfer itirafı

Ocak ayı futbolda sezon başı kurulan planın çatladığı yerdir. Yazın yapılan hesapların eksik çıktığı, sakatlıkların biriktiği, puan kayıplarının sabrı azalttığı dönemdir. Yönetimler uzun vadeli projeyi değil, kısa vadeli müdahaleyi düşünür. Telefonlar açılır, menajerler devreye girer, “acil” etiketi masaya konur. Ara transfer döneminin cazibesi de burada başlar. Çünkü futbol hafızası bize umut veren hikâyeler sunuyor. Galatasaray’da Sneijder, Drogba ve Gomis ikinci döneminde ara transfer sezonunda imza atıp yakaladığı skor ritmiyle şampiyonluk yürüyüşünü hızlandırmıştı. Anelka, Webo, Nobre, Sow, Fenerbahçe’nin bugün halen anlatılan altın yıllarına damga vurmuştu. Bu örnekler ocak ayına inancı canlı tutuyor. “Bir hamleyle her şey değişebilir” fikri; taraftarı da, yöneticiyi de cezbediyor. Türkiye’de ocak ayı çoğu zaman stratejik değil, tepkisel yaşanıyor. Son üç haftada kaybedilen puanlar, artan tribün baskısı, sosyal medyanın gürültüsü... Transfer bir sportif karar olmaktan çıkıp bir mesaj haline geliyor: “Müdahale ettik.” Oysa müdahale ile çözüm aynı şey değil. Bir oyuncu almak, oyunu düzeltmek anlamına gelmiyor. Çünkü ocak ayında gelen futbolcunun zamanı yoktur. Kamp görmemiştir. Sistemi tam bilmez. Çoğu zaman farklı bir lig temposundan gelir. Üstelik hata kredisi düşüktür. Yazın gelen oyuncuya adaptasyon süresi tanınırken, ara transferde gelen ilk maçtan itibaren “kurtarıcı” rolüne itilir. Ama bir oyuncu savunma zaafını, tempo eksikliğini, oyun planı yoksunluğunu tek başına nasıl çözecek ki? Kurtarıcı aranıyor Bir de işin ekonomik tarafı var. Ocak transferi pahalıdır. Satan kulüp sezon ortasında oyuncusunu bırakmak istemez. Alan kulüp ise çaresiz görünür. Zaman baskısı fiyatı yükseltir. Türkiye’de kulüplerin mali yapısı zaten hâlâ kırılgan. Yayın gelirleri sınırlı, Avrupa geliri garanti değil. Böyle bir tabloda devre arasında yapılan yüksek maliyetli hamleler, yalnızca bu sezonu değil, gelecek sezonun planını da etkiler. Başarılı olursa alkışlanır; başarısız olursa hem performans hem bütçe kaybı yaratır. Son üç sezon şampiyonlukta yarışan Galatasaray 47, Fenerbahçe 35 milyon euro ara transferde harcamış. Bu paraları kimlere verdiler diye hızlıca bir hafızamızı tazelersek, Zaniolo, Derrick Köhn, Carlos Vinicius, Serge Aurier, Carlos Cuesta, Morata, Ahmed Kutucu, Lemina, Frankowski ve Osterwolde, Krunic, Bonucci, Çağlar, Diego Carlos, Mimovic, Skriniar, Talisca sadece bazıları olarak karşımıza çıkar. Aralarında az da olsa iyi örnekler olmasına rağmen bir kulübün geleceği ocak ayına emanet edilemez. İdeal tabloda gelecek, yaz kampında kurulur. Scouting masasında şekillenir. Sportif akılla inşa edilir. Ocak ise o yapının ince ayarıdır; temeli değil. Ancak Türkiye’de asıl sorun transfer yapmak değil, transferi planın yerine koymak. Kolay olan oyuncu almak, zor olan oyunu inşa etmek. Eğer sistem yoksa, kimlik belirsizse, teknik tercih tutarsızsa; devre arasında gelen oyuncu en fazla kısa süreli bir heyecan yaratır. Tribün umutlanır, sosyal medya hareketlenir, forma satışı artar. Ama saha gerçeği değişmezse o heyecan hızla yerini sorgulamaya bırakır. Belki de soruyu daha sade sormak gerekiyor: Ara transferde yapılan hamleler bir planın parçası mı, yoksa planın yokluğunun itirafı mı? Ve bugün bir fotoğraf çekersek, ara transferde Fenerbahçe’nin santrfora, Galatasaray’ın defansif bir orta sahaya, Beşiktaş’ın neredeyse her mevkiye transfer ihtiyacı vardı. Hepsine bir takım oyuncular geldi ama şampiyonluk yarışının iki takımı ana ihtiyacını gidermeden transfer penceresini kapattı. O halde cevap çok belli değil mi? Plan yapamadığımızı ne zaman itiraf edeceğiz?