SESSİZ GEMİ
Yılın en kırmızı, en tutkulu, en aşk dolu gününü geride bıraktık! Öyle hızlı öyle tuhaf geçiyor ki hayat, aşka dair cümleler de sandık lekeli, ‘Sevgililer Günü’nün de yok eski tadı, keyfi… Önceden ‘kapitalist düzenin oyunu’ denir, burun kıvrılırdı ‘Sevgililer Günü’ için! Şimdi ise kapitalist düzen yuttu, çiğnedi bizi, hatta çoktan hazmetti. Ekonomik zorluklar, iş- aile- çocuk problemleri, hayatta kalma mücadelesi ile geçen zamanda aşk, sesi çok uzaklardan zor duyulan bir fısıltı gibi! Hani büyük kayıpların ardından farkındalığın daha da artar ya ben de tam o zamandayım işte. Aldığım her koku, her tat, gördüğüm her şey, duyduğum her ses, melodi beni farklı yerlere, düşüncelere götürüyor. Duygu bahçelerinde, kat kat gezdiriyor. Eskiden öylesine dinlediğim her şarkı, daha derin anlam ifade ediyor. Sessiz Gemi şarkısı mesela! Yahya Kemal Beyatlı’nın dizelerinin, Hümeyra’nın sesiyle hayat bulduğu o ünlü şarkı, babamın kaybından beri aklıma gelen, sürekli mırıldandığım bir şarkı! “Artık demir almak günü gelmişse zamandan/ Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan” derken, ölüm gelmiyor mu sizin de aklınıza? Ölümün, dizelere dökülüp notalarla hayat bulduğu (!) bir şarkı gibi geliyor kulağa! Ama değilmiş! Bir ayrılık şarkısıymış aslında! Hazin bir aşk hikayesinden geriye kalan, ölümsüz birkaç nota ve işte karşınızda Celile ile Yahya! Yaptığı resimler sayesinde sanatıyla, büyülü güzelliğiyle de tüm İstanbul’un hayranlığını kazanan ve dönem sosyetesinin en çok konuşulan kadınlarından biri olan Celile Hanım, 1900 yılında Osmanlı’nın meşhur valilerinden Nazım Paşa’nın oğlu Hikmet Bey’le evlenir. Bu evlilikten de ünlü şair Nazım Hikmet doğar. Nazım 16’sına geldiğinde, evlilikte çatırdamalar başlar. Bitmek bilmez tartışmalar, ilişkiyi yormuştur ve Celile Hanım çok mutsuzdur. Nazım, Bahriye Mektebi’nde yatılı okumakta, hafta sonları eve gelerek şiir hocası Yahya Kemal’den ders almaktadır. Yahya Kemal, Nazım’a verdiği derslerden arta kalan zamanlarda da Celile Hanım’la birlikte sanat ve edebiyatla başlayan uzunca sohbetler etmeye başlar. Aralarındaki yakınlık gittikçe artar ve aşka dönüşür. Celile Hanım, zaten geçimsizlikler yaşadığı evliliğini daha fazla uzatmaz ve boşanma kararı alır. Annesi ve hocası arasındaki yakınlığın farkında olan Nâzım, annesinin babasından ayrılma sebebi olarak görür hocası Yahya Kemal’i ve ona kin ve nefret duymaya başlar. Bu ilişki, Nâzım’ın ve Necip Fazıl’ın da öğrencisi olduğu Bahriye Mektebi’nde duyulur ve alay konusu olur. Hem duyduklarından hem de gördüklerinden son derece bunalan Nazım, bir not yazarak yanından geçmekte olan hocasının cebine sıkıştırır; “Muallimim olarak girdiğiniz bu eve, babam olarak giremezsiniz!” Hızla yayılan dedikodulardan, alaycı bakış ve laflardan ziyadesiyle rahatsız olan Yahya Kemal, Nazım’ın bu ağır cümlesi üzerine geri çekilir ve oldum olası korktuğu evlilik fikrinden de iyice uzaklaşır. Oysa Celile Hanım o sırada ortalıkta gezen kendileriyle ilgili bu dedikodulara “evet!” diyecek kadar korkusuz, kocasından boşanacak kadar kararlı ve cesurdur. Yahya Kemal’le evlenmek istemekte ve bunu her fırsatta da dile getirmektedir. Yahya Kemal ise onu deliler gibi kıskanmakta, sevmekte ancak evlenmek istememektedir. Celile Hanım ise adada yaşayan sevgilisini, Nişantaşı’ndaki evinde beklemekte, onunla gelecek hayalleri kurmaktadır ama bu evlilik hiçbir zaman gerçek olmayacaktır. Celile Hanım, niyetini son kez sormak için Yahya Kemal’in yaşadığı adadaki evine gider ve sevdiği adamdan aldığı olumsuz cevapla döner arkasını ve vapura binerek İstanbul’a döner. Deli gibi kıskandığı, canından çok sevdiği kadının arkasından bakan, sadece adadan değil, hayatından da götüren o vapurun arkasından yazılan ayrılık şiiridir aslında o; Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler/ Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler/ Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden/ Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden! Ölüm & Özlem, Çok da fark yok bence! Özlemek; Öyle bir kelime ki içinde özlem de var ölmek de! Ayrılık deyin adına ister ölüm; Vuslata dair tüm umutlar işte o meçhule kalkan gemide… *** ESKİ RADYOLARA SAKLANMIŞ AŞK Eski zamanların o büyülü o tutkulu aşklarını düşündüm, bu yazıyı yazarken! Gençliğimizin o midemizde kelebekler uçurtan heyecanlarını, ‘arayacak mı- aramayacak mı?, ‘buluşacak mıyız, buluşmayacak mıyız?’ streslerini hatırladım birden. Değil cep telefonunun olduğu, sabit telefonların bile her evde ancak bir tane, o da salonda herkesin gözünün önünde bulunduğu, internetin, fikri geçtim kelime olarak dahi bilinmediği saf dönemlerimiz varmış bizim. Sinemada romantik filmlere gidildiği, elini tutmak için tiyatro oyunlarının bahane edildiği temiz, duygusal dönemlerimiz… O çocukça o masum o tertemiz sevişlerimiz! Menfaatsiz, karşılıksız sevilişlerimiz! Ya şimdi? ‘Biz büyüdük ve kirlendi dünya’ diyen Yeni Türkü! Haklıymışsın valla, biz bilememişiz! Eski zaman aşkları, azdı ama gerçekti. Sabır vardı, emek vardı, derindi. Şimdi öyle mi? Her şeyi hızla tüketme, yaşayıp bitirme, ‘gelsin öteki’ diyerek yaşayıp gitme çağındayız. Aşkı bulmayı geçtim, bulunca da bilmiyoruz kıymetini. E ne yapsın saklanmış o da; eski radyolar gibi, çatıya saklanmış aşk!/ Öyle sanmışız canım, artık ölümsüz değil/ Leyla ile Mecnun gibi, çoktan masal olmuş aşk! Leyla ile Mecnun! İnsanlık tarihinin zamanımıza taşıdığı en büyük aşklardan biri onların ki! Aşkı uğruna kendini çöllere vuran, delirdiği için Mecnun denen bir adamla güzeller güzeli Leyla’nın hikayesi! Bu büyük aşk, şimdi yaşansaydı nasıl olurdu peki? ‘Senin için çöllere düştüm Leyla!’ diyen Mecnun’a; -‘Çöl dediğin Bağdat Caddesi Mecnun! Navigasyonunu açsana!’ der miydi acaba Leyla? Ya da Mecnun, ‘Aşkımdan deli divane oldum’ deyince Leyla, ‘kuru kuru seveyim, kuru çaylarda boğulayım mı Mecnun! Bana doğum günümde ne alacaksın, sen onu söyle!’ dese şaşırır mıydık acaba? Mecnun’un Twitter’dan şöyle bir tweet attığını düşünsenize; ‘Sevdiğiniz kadın başka bir adamla kahve içse ne yapardınız? Leyla içmiş! Çöl çok daha samimi!’ Romantizmden materyalizme hızlı şekilde evrildiğimiz bu çağda aşk için söylenen büyük büyük sözler artık sandık lekeleriyle dolu! Aslı’nın Kerem için yandığı o günleri düşününce, ‘vay be ne aşk derken’, ‘aşkın için yanıyorum’ diyen Aslı’nın Kerem’e cevabı; ‘Yanmana gerek yok! Klimayı aç, serinlersin!’ olurdu bence. Aşkı için dağları delen Ferhat’ım, senin aşkın da modern dünyaya çok fazla! ‘Benim için ne yapabilirsin?’ diye soran Şirin, Z kuşağı olsaydı, ‘dağları delerim’ cevabından mutlu olur muydu sanıyorsunuz? ‘Dağları mağları boşver de önce duvarı del! Tablo asacağım!’ Yarım kalmış aşklar, hep devam ediyor. O yaşanamamışlık mı yarım kalmışlık mı sonsuz kılıyor aşkı, bilmiyorum. Bildiğim, zamanında yaşamayan her şey, hiç beklemediğin bir zamanda yeniden hortluyor. Ne kadar gömsen de toprağa, fark etmiyor. Aklın zamansız öldürdükleri, yürekte apansız diriliyor! Eskiden yâr denirdi sevgiliye şimdi manita! Sevda’ydı adı büyük aşkların, şimdi ilişki denip geçiliyor. Naz yapılırdı eskiden sevgiliye, şimdi ona trip deniyor. Ve eskiler bakmaya kıyamazken sevdiğine, Şimdikiler canına kıyıyor! *** JOCASTA Aşkın ayrılık halini, mecnun halini konuştuk da manyaklık halini pardon sapkınlık halini konuşmadık! Aşka dair onca yazı yazdım da bunu nasıl yazmamışım, şaşırdım. Oysa dünyada çok görülen, özellikle de Türk analarının, kaynanalarının genetik hastalığı bu, yazmamış olmayayım! Jocasta Sendromu; Anne- oğul arasındaki sınırı aşan bağ! Aşmak da öyle böyle değil hani, patolojik seviyede, sapkınlık düzeyinde! Ben Down Sendromu ’nu biliyordum he bir de Pazartesi Sendromu’nu! Yeni yeni kompleksler çıkmış valla, ne kadar kompleksli bir insanlık olmuşuz yaa! Şimdi burada bilimsel muhabbetlere, tıbbi yorumlara falan girip kendimi linçletmeyeyim. Ben daha sosyal, daha tarihi az biraz da psikolojik tarafından ele alayım mevzuyu; Annenin oğluna duyduğu tehlikeli ve de saplantılı sevgiyi ifade eden bir hastalıkmış ‘Jocasta Sendromu’! Tıp literatüründe “Kıskanç Anne Sendromu” olarak da ifade edilen Jocasta Sendromunda, anne oğlunu artık hastalık olarak kabul edebileceğimiz bir düzeyde sevmekte, ona bağlanmakta ve bu sevgide dışarıda tehlike gördüğü herkese, kontrolsüz davranabilmekteymiş. Bu kompleksin tarihin, Antik Yunan’a dayanıyormuş. Zaten nerede saçma, ahlaksız, edepsiz şey var hep bu Antik Yunan’dan! Bizim yoğurdumuzu, ayranımızı, baklavamızı çalacaklarına efendi efendi otursalardı, dünyaya da rezil olmasalardı. Birçok erkekle birlikte olan aşifte Afrodit, sevgilisini taş eden Hera, içkiye, kadına, toprağa doymayan Zeus! Ve şimdi de başka bir aile; Laios ile Jocasta çiftinin oğlu olan Oedipus, dönemin müneccimi tarafından ileride babasını öldürüp annesiyle evlenecek bir çocuktur. Jocasta böyle bir çocuğun büyümemesi için evlat acısı çekmeyi göze alır ve onu uşaklardan birine verip ölüme terk etmesini söyler. Bir çoban olan uşak ise çocuğa kıyamaz, onu başka bir çobana verir, o da çocuğu kendi şehrine, saraya götürür. Böylece Oedipus, çocukları olmayan Korinthos’lu kral ve kraliçe tarafından büyütülür. Yıllar sonra Oedipus, anne ve babasının öz olmadığını öğrenir ve gerçek ailesini aramaya başlar. Tesadüfen yolda Laios ile karşılaşır ve aralarındaki yol verdin- vermedin tartışmasının sonucunda bilmeden babasını öldürür. Daha sonrasında gelişen olaylarla birlikte Oedipus, bilmeden annesi ile evlenir. Annesi de evlendiği kişinin oğlu olduğunu bilmemektedir. Bu durumu sonradan öğrenen Oedipus, kendi gözlerini oyarak bağışlanmaz suçunun acısını çeker. İşte mitolojideki bu hikâyede geçen annenin adı Jocasta olduğundan, hastalık da adını bu isimden almıştır. Tuhaf, korkunç ama ne yazık ki hikâye sürreal olsa da hastalık gerçek! Eşini döven oğlunun sırtını sıvazlayan, hamile gelinine, “oğlumun çocuğu benim karnımda olsa keşke" diyen, torununu emzirmeye kalkışan, yetişkin yaştaki evli barklı oğlu ile uyumak isteyen, torununu gelinin elinden alıp kendi çocuğu gibi büyüten ve kendine anne dedirten kayınvalideler, erkek anaları var etrafta! Kültürümüzdeki gelin-kaynana çatışmasının temelinde de bu sendrom var aslında. Bu komplekse bakış da toplumdan topluma değişiyor. Genel anlamda Amerikan veya Avrupa toplumlarında bu komplekse bakış, sizi "hasta" olarak nitelendirirken Türk toplumunda "normal”, “olması gereken" oluyorsunuz. Neyse deli bozuk, tuhaf hallerini bir kenara bırakacak olursak; Aşk bir hastalık, şuur bozukluğudur! İyileşmek isteyen de zaten pek yoktur! *** HAFTANIN EN’LERİ; Haftanın Şoku; Rezilliğin boyutu! Sapkınlık artık, kraliyete de sıçradı! Epstein belgelerinde sıkça adı geçen Kral Charles'ın kardeşi eski prens Andrew, gözaltına alındı! Kamu görevini kötüye kullanma" şüphesiyle gözaltına alınan prens, skandalın boyutunu da gözler önüne serdi. Ülkeleri yönetenler, krallar- prensler bile sapkınlık düzeyindeyse vah halimize! Zannımca kıyamet loading! Haftanın Oyunu; Kedi- fare oyunu! Amerika ile İran arasında savaş çıkacak, savaş çıktı- çıkıyor muhabbeti, artık yeter dedirtti! ABD ve İran arasında uzun zamandır devam eden tansiyon yüksek seviyede seyrediyor! İki uçak gemisi grubu ve düzinelerce savaş uçağı, bombardıman uçağı ve yakıt ikmal uçağı şu anda İran'ın saldırı menzilinde toplanmış durumda! Tüm Amerikan üstleri teyakkuzda ve Trump, İran’ı parmak sallayarak tehdit ediyor. İran gerekli hazırlıkları yapmış halde, gelecek ilk füzeyi bekliyor. Dünya da çekirdek çitleyip, global ekonominin anasını ağlatacak bu it dalaşını izliyor. 21.yüzyılda hala sıcak savaş konuyor olmayı, içim de kaldırmıyor, aklım da almıyor! Haftanın İncelemesi; Sosyal Medyaya karşı başlatıldı! Trabzon'da 13 yaşındaki bir çocuğun bilgisayar oyununda kendisine verilen görev üzerine kendini asması üzerine harekete geçildi! Kişisel Verileri Koruma Kurumu (KVKK), çocukların dijital ortamda karşılaşabilecekleri potansiyel risklerden korunması amacıyla TikTok, Instagram, Facebook, YouTube, X ve Discord platformları hakkında resen inceleme başlattı! Çok da iyi yaptı çünkü çocukları sokaklardaki yabancılardan korumaya çalışırken bir de sanal dünyadaki kötülüklerden korumak şarttı! ‘Medeniyet dediğin tek kişi kalmış canavar’ diyen Mehmet Akif, ne kadar ama ne kadar haklıydı! Haftanın Umudu; Yaşama tutundurdu! Parkinson hastalarına, pil umut oldu! Ankara'da yaşayan Parkinson hastası 61 yaşındaki Bülent Ünver, "beyin pili" ameliyatı sonrasında konuşma ve hareket kabiliyetini yeniden kazandı! İlaç tedavisinden yeterli yanıt alamayan ve yaklaşık 10 yıl boyunca hastalıkla mücadele eden Ünver, ameliyat sonrasında eski hareketliliğine kavuştu! Arada güzel şeyler de oluyor memlekette, çok şükür sevinecek bir şey bulduk bugün de! Haftanın Kazancı; Teknoloji alanından geldi! Yapay Zeka, hayatımızın her alanında etkisini gösterirken savunma sanayinin en önemli ismi ASELSAN, yaptığı açıklamayla 730 bin saat işçilik kazancını yapay zeka ile elde ederek verimlilik artışının, tasarrufun, hızlanmanın yıllık getirisinin 39 milyon dolar olduğunu belirtti! Bu da teknolojinin hayatımıza kattığı fayda! Medeniyet, tek dişli canavar değil mi yoksa? Mehmet Akif! Çok da haklı değilsin galiba, kafam karıştı, sen bana bakma!