SESSİZ GEMİ

SESSİZ GEMİ

Yılın en kırmızı, en tutkulu, en aşk dolu gününü geride bıraktık! Öyle hızlı öyle tuhaf geçiyor ki hayat, aşka dair cümleler de sandık lekeli, ‘Sevgililer Günü’nün de yok eski tadı, keyfi… Önceden ‘kapitalist düzenin oyunu’ denir, burun kıvrılırdı ‘Sevgililer Günü’ için! Şimdi ise kapitalist düzen yuttu, çiğnedi bizi, hatta çoktan hazmetti. Ekonomik zorluklar, iş- aile- çocuk problemleri, hayatta kalma mücadelesi ile geçen zamanda aşk, sesi çok uzaklardan zor duyulan bir fısıltı gibi! Hani büyük kayıpların ardından farkındalığın daha da artar ya ben de tam o zamandayım işte. Aldığım her koku, her tat, gördüğüm her şey, duyduğum her ses, melodi beni farklı yerlere, düşüncelere götürüyor. Duygu bahçelerinde, kat kat gezdiriyor. Eskiden öylesine dinlediğim her şarkı, daha derin anlam ifade ediyor. Sessiz Gemi şarkısı mesela! Yahya Kemal Beyatlı’nın dizelerinin, Hümeyra’nın sesiyle hayat bulduğu o ünlü şarkı, babamın kaybından beri aklıma gelen, sürekli mırıldandığım bir şarkı! “Artık demir almak günü gelmişse zamandan/ Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan” derken, ölüm gelmiyor mu sizin de aklınıza? Ölümün, dizelere dökülüp notalarla hayat bulduğu (!) bir şarkı gibi geliyor kulağa! Ama değilmiş! Bir ayrılık şarkısıymış aslında! Hazin bir aşk hikayesinden geriye kalan, ölümsüz birkaç nota ve işte karşınızda Celile ile Yahya! Yaptığı resimler sayesinde sanatıyla, büyülü güzelliğiyle de tüm İstanbul’un hayranlığını kazanan ve dönem sosyetesinin en çok konuşulan kadınlarından biri olan Celile Hanım, 1900 yılında Osmanlı’nın meşhur valilerinden Nazım Paşa’nın oğlu Hikmet Bey’le evlenir. Bu evlilikten de ünlü şair Nazım Hikmet doğar. Nazım 16’sına geldiğinde, evlilikte çatırdamalar başlar. Bitmek bilmez tartışmalar, ilişkiyi yormuştur ve Celile Hanım çok mutsuzdur. Nazım, Bahriye Mektebi’nde yatılı okumakta, hafta sonları eve gelerek şiir hocası Yahya Kemal’den ders almaktadır. Yahya Kemal, Nazım’a verdiği derslerden arta kalan zamanlarda da Celile Hanım’la birlikte sanat ve edebiyatla başlayan uzunca sohbetler etmeye başlar. Aralarındaki yakınlık gittikçe artar ve aşka dönüşür. Celile Hanım, zaten geçimsizlikler yaşadığı evliliğini daha fazla uzatmaz ve boşanma kararı alır. Annesi ve hocası arasındaki yakınlığın farkında olan Nâzım, annesinin babasından ayrılma sebebi olarak görür hocası Yahya Kemal’i ve ona kin ve nefret duymaya başlar. Bu ilişki, Nâzım’ın ve Necip Fazıl’ın da öğrencisi olduğu Bahriye Mektebi’nde duyulur ve alay konusu olur. Hem duyduklarından hem de gördüklerinden son derece bunalan Nazım, bir not yazarak yanından geçmekte olan hocasının cebine sıkıştırır; “Muallimim olarak girdiğiniz bu eve, babam olarak giremezsiniz!” Hızla yayılan dedikodulardan, alaycı bakış ve laflardan ziyadesiyle rahatsız olan Yahya Kemal, Nazım’ın bu ağır cümlesi üzerine geri çekilir ve oldum olası korktuğu evlilik fikrinden de iyice uzaklaşır. Oysa Celile Hanım o sırada ortalıkta gezen kendileriyle ilgili bu dedikodulara “evet!” diyecek kadar korkusuz, kocasından boşanacak kadar kararlı ve cesurdur. Yahya Kemal’le evlenmek istemekte ve bunu her fırsatta da dile getirmektedir. Yahya Kemal ise onu deliler gibi kıskanmakta, sevmekte ancak evlenmek istememektedir. Celile Hanım ise adada yaşayan sevgilisini, Nişantaşı’ndaki evinde beklemekte, onunla gelecek hayalleri kurmaktadır ama bu evlilik hiçbir zaman gerçek olmayacaktır. Celile Hanım, niyetini son kez sormak için Yahya Kemal’in yaşadığı adadaki evine gider ve sevdiği adamdan aldığı olumsuz cevapla döner arkasını ve vapura binerek İstanbul’a döner. Deli gibi kıskandığı, canından çok sevdiği kadının arkasından bakan, sadece adadan değil, hayatından da götüren o vapurun arkasından yazılan ayrılık şiiridir aslında o; Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler/ Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler/ Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden/ Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden! Ölüm & Özlem, Çok da fark yok bence! Özlemek; Öyle bir kelime ki içinde özlem de var ölmek de! Ayrılık deyin adına ister ölüm; Vuslata dair tüm umutlar işte o meçhule kalkan gemide… *** ESKİ RADYOLARA SAKLANMIŞ AŞK Eski zamanların o büyülü o tutkulu aşklarını düşündüm, bu yazıyı yazarken! Gençliğimizin o midemizde kelebekler uçurtan heyecanlarını, ‘arayacak mı- aramayacak mı?, ‘buluşacak mıyız, buluşmayacak mıyız?’ streslerini hatırladım birden. Değil cep telefonunun olduğu, sabit telefonların bile her evde ancak bir tane, o da salonda herkesin gözünün önünde bulunduğu, internetin, fikri geçtim kelime olarak dahi bilinmediği saf dönemlerimiz varmış bizim. Sinemada romantik filmlere gidildiği, elini tutmak için tiyatro oyunlarının bahane edildiği temiz, duygusal dönemlerimiz… O çocukça o masum o tertemiz sevişlerimiz! Menfaatsiz, karşılıksız sevilişlerimiz! Ya şimdi? ‘Biz büyüdük ve kirlendi dünya’ diyen Yeni Türkü! Haklıymışsın valla, biz bilememişiz! Eski zaman aşkları, azdı ama gerçekti. Sabır vardı, emek vardı, derindi. Şimdi öyle mi? Her şeyi hızla tüketme, yaşayıp bitirme, ‘gelsin öteki’ diyerek yaşayıp gitme çağındayız. Aşkı bulmayı geçtim, bulunca da bilmiyoruz kıymetini. E ne yapsın saklanmış o da; eski radyolar gibi, çatıya saklanmış aşk!/ Öyle sanmışız canım, artık ölümsüz değil/ Leyla ile Mecnun gibi, çoktan masal olmuş aşk! Leyla ile Mecnun! İnsanlık tarihinin zamanımıza taşıdığı en büyük aşklardan biri onların ki! Aşkı uğruna kendini çöllere vuran, delirdiği için Mecnun denen bir adamla güzeller güzeli Leyla’nın hikayesi! Bu büyük aşk, şimdi yaşansaydı nasıl olurdu peki? ‘Senin için çöllere düştüm Leyla!’ diyen Mecnun’a; -‘Çöl dediğin Bağdat Caddesi Mecnun! Navigasyonunu açsana!’ der miydi acaba Leyla? Ya da Mecnun, ‘Aşkımdan deli divane oldum’ deyince Leyla, ‘kuru kuru seveyim, kuru çaylarda boğulayım mı Mecnun! Bana doğum günümde ne alacaksın, sen onu söyle!’ dese şaşırır mıydık acaba? Mecnun’un Twitter’dan şöyle bir tweet attığını düşünsenize; ‘Sevdiğiniz kadın başka bir adamla kahve içse ne yapardınız? Leyla içmiş! Çöl çok daha samimi!’ Romantizmden materyalizme hızlı şekilde evrildiğimiz bu çağda aşk için söylenen büyük büyük sözler artık sandık lekeleriyle dolu! Aslı’nın Kerem için yandığı o günleri düşününce, ‘vay be ne aşk derken’, ‘aşkın için yanıyorum’ diyen Aslı’nın Kerem’e cevabı; ‘Yanmana gerek yok! Klimayı aç, serinlersin!’ olurdu bence. Aşkı için dağları delen Ferhat’ım, senin aşkın da modern dünyaya çok fazla! ‘Benim için ne yapabilirsin?’ diye soran Şirin, Z kuşağı olsaydı, ‘dağları delerim’ cevabından mutlu olur muydu sanıyorsunuz? ‘Dağları mağları boşver de önce duvarı del! Tablo asacağım!’ Yarım kalmış aşklar, hep devam ediyor. O yaşanamamışlık mı yarım kalmışlık mı sonsuz kılıyor aşkı, bilmiyorum. Bildiğim, zamanında yaşamayan her şey, hiç beklemediğin bir zamanda yeniden hortluyor. Ne kadar gömsen de toprağa, fark etmiyor. Aklın zamansız öldürdükleri, yürekte apansız diriliyor! Eskiden yâr denirdi sevgiliye şimdi manita! Sevda’ydı adı büyük aşkların, şimdi ilişki denip geçiliyor. Naz yapılırdı eskiden sevgiliye, şimdi ona trip deniyor. Ve eskiler bakmaya kıyamazken sevdiğine, Şimdikiler canına kıyıyor! *** JOCASTA Aşkın ayrılık halini, mecnun halini konuştuk da manyaklık halini pardon sapkınlık halini konuşmadık! Aşka dair onca yazı yazdım da bunu nasıl yazmamışım, şaşırdım. Oysa dünyada çok görülen, özellikle de Türk analarının, kaynanalarının genetik hastalığı bu, yazmamış olmayayım! Jocasta Sendromu; Anne- oğul arasındaki sınırı aşan bağ! Aşmak da öyle böyle değil hani, patolojik seviyede, sapkınlık düzeyinde! Ben Down Sendromu ’nu biliyordum he bir de Pazartesi Sendromu’nu! Yeni yeni kompleksler çıkmış valla, ne kadar kompleksli bir insanlık olmuşuz yaa! Şimdi burada bilimsel muhabbetlere, tıbbi yorumlara falan girip kendimi linçletmeyeyim. Ben daha sosyal, daha tarihi az biraz da psikolojik tarafından ele alayım mevzuyu; Annenin oğluna duyduğu tehlikeli ve de saplantılı sevgiyi ifade eden bir hastalıkmış ‘Jocasta Sendromu’! Tıp literatüründe “Kıskanç Anne Sendromu” olarak da ifade edilen Jocasta Sendromunda, anne oğlunu artık hastalık olarak kabul edebileceğimiz bir düzeyde sevmekte, ona bağlanmakta ve bu sevgide dışarıda tehlike gördüğü herkese, kontrolsüz davranabilmekteymiş. Bu kompleksin tarihin, Antik Yunan’a dayanıyormuş. Zaten nerede saçma, ahlaksız, edepsiz şey var hep bu Antik Yunan’dan! Bizim yoğurdumuzu, ayranımızı, baklavamızı çalacaklarına efendi efendi otursalardı, dünyaya da rezil olmasalardı. Birçok erkekle birlikte olan aşifte Afrodit, sevgilisini taş eden Hera, içkiye, kadına, toprağa doymayan Zeus! Ve şimdi de başka bir aile; Laios ile Jocasta çiftinin oğlu olan Oedipus, dönemin müneccimi tarafından ileride babasını öldürüp annesiyle evlenecek bir çocuktur. Jocasta böyle bir çocuğun büyümemesi için evlat acısı çekmeyi göze alır ve onu uşaklardan birine verip ölüme terk etmesini söyler. Bir çoban olan uşak ise çocuğa kıyamaz, onu başka bir çobana verir, o da çocuğu kendi şehrine, saraya götürür. Böylece Oedipus, çocukları olmayan Korinthos’lu kral ve kraliçe tarafından büyütülür. Yıllar sonra Oedipus, anne ve babasının öz olmadığını öğrenir ve gerçek ailesini aramaya başlar. Tesadüfen yolda Laios ile karşılaşır ve aralarındaki yol verdin- vermedin tartışmasının sonucunda bilmeden babasını öldürür. Daha sonrasında gelişen olaylarla birlikte Oedipus, bilmeden annesi ile evlenir. Annesi de evlendiği kişinin oğlu olduğunu bilmemektedir. Bu durumu sonradan öğrenen Oedipus, kendi gözlerini oyarak bağışlanmaz suçunun acısını çeker. İşte mitolojideki bu hikâyede geçen annenin adı Jocasta olduğundan, hastalık da adını bu isimden almıştır. Tuhaf, korkunç ama ne yazık ki hikâye sürreal olsa da hastalık gerçek! Eşini döven oğlunun sırtını sıvazlayan, hamile gelinine, “oğlumun çocuğu benim karnımda olsa keşke" diyen, torununu emzirmeye kalkışan, yetişkin yaştaki evli barklı oğlu ile uyumak isteyen, torununu gelinin elinden alıp kendi çocuğu gibi büyüten ve kendine anne dedirten kayınvalideler, erkek anaları var etrafta! Kültürümüzdeki gelin-kaynana çatışmasının temelinde de bu sendrom var aslında. Bu komplekse bakış da toplumdan topluma değişiyor. Genel anlamda Amerikan veya Avrupa toplumlarında bu komplekse bakış, sizi "hasta" olarak nitelendirirken Türk toplumunda "normal”, “olması gereken" oluyorsunuz. Neyse deli bozuk, tuhaf hallerini bir kenara bırakacak olursak; Aşk bir hastalık, şuur bozukluğudur! İyileşmek isteyen de zaten pek yoktur! *** HAFTANIN EN’LERİ; Haftanın Şoku; Rezilliğin boyutu! Sapkınlık artık, kraliyete de sıçradı! Epstein belgelerinde sıkça adı geçen Kral Charles'ın kardeşi eski prens Andrew, gözaltına alındı! Kamu görevini kötüye kullanma" şüphesiyle gözaltına alınan prens, skandalın boyutunu da gözler önüne serdi. Ülkeleri yönetenler, krallar- prensler bile sapkınlık düzeyindeyse vah halimize! Zannımca kıyamet loading! Haftanın Oyunu; Kedi- fare oyunu! Amerika ile İran arasında savaş çıkacak, savaş çıktı- çıkıyor muhabbeti, artık yeter dedirtti! ABD ve İran arasında uzun zamandır devam eden tansiyon yüksek seviyede seyrediyor! İki uçak gemisi grubu ve düzinelerce savaş uçağı, bombardıman uçağı ve yakıt ikmal uçağı şu anda İran'ın saldırı menzilinde toplanmış durumda! Tüm Amerikan üstleri teyakkuzda ve Trump, İran’ı parmak sallayarak tehdit ediyor. İran gerekli hazırlıkları yapmış halde, gelecek ilk füzeyi bekliyor. Dünya da çekirdek çitleyip, global ekonominin anasını ağlatacak bu it dalaşını izliyor. 21.yüzyılda hala sıcak savaş konuyor olmayı, içim de kaldırmıyor, aklım da almıyor! Haftanın İncelemesi; Sosyal Medyaya karşı başlatıldı! Trabzon'da 13 yaşındaki bir çocuğun bilgisayar oyununda kendisine verilen görev üzerine kendini asması üzerine harekete geçildi! Kişisel Verileri Koruma Kurumu (KVKK), çocukların dijital ortamda karşılaşabilecekleri potansiyel risklerden korunması amacıyla TikTok, Instagram, Facebook, YouTube, X ve Discord platformları hakkında resen inceleme başlattı! Çok da iyi yaptı çünkü çocukları sokaklardaki yabancılardan korumaya çalışırken bir de sanal dünyadaki kötülüklerden korumak şarttı! ‘Medeniyet dediğin tek kişi kalmış canavar’ diyen Mehmet Akif, ne kadar ama ne kadar haklıydı! Haftanın Umudu; Yaşama tutundurdu! Parkinson hastalarına, pil umut oldu! Ankara'da yaşayan Parkinson hastası 61 yaşındaki Bülent Ünver, "beyin pili" ameliyatı sonrasında konuşma ve hareket kabiliyetini yeniden kazandı! İlaç tedavisinden yeterli yanıt alamayan ve yaklaşık 10 yıl boyunca hastalıkla mücadele eden Ünver, ameliyat sonrasında eski hareketliliğine kavuştu! Arada güzel şeyler de oluyor memlekette, çok şükür sevinecek bir şey bulduk bugün de! Haftanın Kazancı; Teknoloji alanından geldi! Yapay Zeka, hayatımızın her alanında etkisini gösterirken savunma sanayinin en önemli ismi ASELSAN, yaptığı açıklamayla 730 bin saat işçilik kazancını yapay zeka ile elde ederek verimlilik artışının, tasarrufun, hızlanmanın yıllık getirisinin 39 milyon dolar olduğunu belirtti! Bu da teknolojinin hayatımıza kattığı fayda! Medeniyet, tek dişli canavar değil mi yoksa? Mehmet Akif! Çok da haklı değilsin galiba, kafam karıştı, sen bana bakma!

Bad Bunny, Brezilyalılara Latin olduklarını hatırlattı! | Kısaçalar #11

Bad Bunny, Brezilyalılara Latin olduklarını hatırlattı! | Kısaçalar #11

Slavoj Zizek'in meşhur “Balkanlar nerede başlar, nerede biter?” videosunu hala izlemediyseniz mutlaka bir göz atın derim. Bu, hayli meşhur toplumsal eleştiri aslında siyasi sınırlarla toplumsal sınırların, kültürel sınırlar inşa ederken birbirini nasıl besleyip el ele verdiklerine de ışık tutuyor. Siyasi sınırlar ve bunların oluşturduğu toplumsal sınırlar, tarih dediğimiz silsilenin içinde toplumların başına gelenlerin birer sonucu. Söz konusu kültürel sınırlar olduğunda meselenin çok daha homojen, çok daha müphem olduğu gerçeğini görüyoruz. Balkanlar nerede başlar, nerede biter? Levant dediğimizde nereleri kastediyoruz? Peki Avrupa nerede bitiyor? Ya da bu yazının konusu Latin Amerika'dan kastımız ne? The Guardian yazarı Tiago Rogero'nun aktardığına göre Brezilya'da meşhur bir söz varmış: " Brezilyalılar Latin olduklarını ancak ABD'ye veya Avrupa'ya seyahat ettiklerinde anlarlar." Brezilyalılar aslında hem Güney Amerika'nın en büyük ve en kalabalık ülkesi olmaları hem de İspanyolca değil Portekizce konuşuyor olmaları sebebiyle kendilerini “Latin Amerika” kümesinin dışında görüyor. Rogero'ya göre bu müzik sahnesinde de kendini gösteriyor. Birkaç istisna dışında İspanyolca konuşan şarkıcılar, müzisyenler, Brezilya'da o kadar da popüler olamıyor. Lakin bu istisnalardan biri Bad Bunny oldu. Bad Bunny, cumartesi ve pazar günü Sao Paulo'da stadyum konseri verecek. Satışa çıkarılan 40'ar bin bilet çoktan tükendi. Bu bir değişime işaret ediyor olabilir. Bundan 10 yıl önce Brezilya'da yapılan bir ankete göre Brezilyalılar, yüzde 79 oranında kendilerini “Brezilyalı” olarak tanımlıyor. Yüzde 13 “dünya vatandaşı” olduğunu söylerken sadece 4 kendisini “Latin Amerikalı” olarak tanımlıyordu. Brezilyayı çevreleyen komşularında ise Latin Amerikalı olduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 43 olarak ankete yansımıştı. Bir süredir dünyanın dört bir yanında konuşulan hatta Türkiye'de de “Yahu biz de mi Latin olsak ne yapsak?” hislerine sebep olan Super Bowl devre arası performansı Brezilya'da da büyük yankı uyandırırken sosyal medya Latin aidiyeti paylaşımlarıyla dolup taşıyordu. Hatta sol cenahtan milletvekilleri Bad Bunny'ye “Brezilya ile İspanyolca konuşan kardeş ülkeler arasında başka bir kültürel köprü kuracağı” düşüncesiyle fahir vatandaşlık verilmesini öneriyordu. 'EVRENSEL BİR MESAJ VE ESTETİK ANLAYIŞI SUNDU' The Guardian'a konuşan 40 yaşındaki DJ Rafael Takano, 2016'dan beri São Paulo'da Latin müzik partileri düzenliyor ve talebin hiç bu kadar yüksek olmadığını söylüyor. Takano, “Özellikle bu yıl Grammy kazanan DeBÍ TiRAR MáS FOToS ile Bad Bunny, Latin Amerika için çok evrensel bir mesaj ve estetik anlayışı sundu dolayısıyla bu, Brezilyalıların da kendilerini Latin olarak görmelerini kolaylaştırdı” ifadelerini kullanıyor. Devre arası gösterisi sırasında yer verilen kültürel ögelerden Brezilyalılar da kendilerine pay çıkarmış ve çoktan anlatıyla bağ kurmuştu. Dediğim gibi düğünde masaların üzerinde uyutulan çocuk ile bağ kurmak için Latin olmaya gerek yok. Sınıfsallığın çizdiği kültürel sınırlar gerçekten çok belli belirsiz... Bad Bunny Brasil adlı hayran hesabının altı gönüllü yöneticisinden biri olan 28 yaşındaki Leandro Rodrigues, “Bad Bunny kültürel bir ağırlık taşıyor ve kendimizi onun anlatısında buluyoruz" diyor. Rodrigues, konserler için Amazon kenti Belém'den São Paulo'ya 2 bin 500 kilometre yol kat edecek. Pernambuco Federal Üniversitesi'nde Müzik ve Pop Kültürü üzerine bir araştırma grubunu koordine eden Thiago Soares, Bad Bunny'nin Brezilya'da "daha Amerikan karşıtı bir özgürleşme gündemiyle uyumlu, farklı bir çıkış yaptığını” dile getiriyor. “Bad Bunny yurt dışında başarı yakalamaya başladığında, burada bir stadyumu dolduracağından şüphe ediyordum. Ama şimdi iki gece üst üste konser veriyor; fakat yine de henüz ana akım değil” diyen Soares, “Geçmişte Shakira veya Ricky Martin'in yaptığının aksine, pembe dizilerde şarkıları yok ya da Brezilyalı sanatçılarla iş birliği yapmıyor...” sözleriyle Bad Bunny'nin farklı bir fenomen olduğunu ifade ediyor. TEK BAŞINA BİR İLKİ BAŞARDI Bu “farkın” şöyle altını çizelim; Bad Bunny, Brezilya'nın Billboard Hot 100 listesine solo bir şarkı sokan ilk Brezilyalı olmayan Latin sanatçı; daha önce başka Latin yıldızlar da bunu yapmıştı ancak sadece Brezilyalı şarkıcılarla iş birliği yaparak... Bad Bunny, Vogue ve GQ Brasil ile yaptığı ortak bir röportajda, “Bu beni duygulandırıyor çünkü Brezilya'da insanların daha çok Brezilya müziği dinlediğini biliyorum daha Brezilyalı sanatçılarla iş birliği bile yapmamıştım” diyordu. Brezilyalılar gerçekten de kendi müziklerini seviyor; Spotify'da 2025'te en çok dinlenen 10 sanatçı arasında yabancı bir sanatçı yoktu. Dil bariyeri bir faktör olabilir zira Brezilyalıların yüzde 1'inden azının İspanyolca veya İngilizceyi akıcı bir şekilde konuştuğu tahmin ediliyor ancak İngilizce konuşan sanatçılar yine de daha yaygın olarak dinlenmekte ve en çok dinlenen beş yabancı sanatçının tamamını İngilizce konuşan isimler oluşturuyor. Takano'ya göre bu, ABD'nin “yumuşak gücünün" bir sonucu: Brezilyalılara küçük yaşlardan itibaren Latin Amerika komşularından ziyade ABD'ye yönelmeleri öğretiliyor. Takano şöyle noktalıyor: “ABD kültürü her zaman bize yoğun bir şekilde pazarlanmış ve sözde Amerikan yaşam tarzı teşvik edilmişti. Şimdi ise internet sayesinde başka şeylere de erişebiliyoruz ve Latin yaşam tarzının ortaya çıktığını görüyoruz.”

Golcü affetmez!

Golcü affetmez!

Tansfer döneminde kan kaybeden ve ardından gelen başarısız sonuçlar nedeniyle teknik direktör Thomas Reis'le yolları arayıp vatandaşı Fink'i göreve getiren Samsunspor, Avrupa'da tur kapısını araladı. Kuzey... Devamı için tıklayınız

Golcü affetmez!

Golcü affetmez!

Tansfer döneminde kan kaybeden ve ardından gelen başarısız sonuçlar nedeniyle teknik direktör Thomas Reis'le yolları arayıp vatandaşı Fink'i göreve getiren Samsunspor, Avrupa'da tur kapısını araladı. Kuzey... Devamı için tıklayınız

Durakta araba kalmamış

Durakta araba kalmamış

“Akasya Durağı”nın yeniden çekileceği haberi ortalığı karıştırdı. Eski oyunculardan Melek Baykal, X gündeminde birinci sıraya oturdu. “Nuri Baba” karakteri için adı geçen Metin Akpınar ise “babalıktan” tazminata mahkûm oldu.

İyi ki doğdun Bay Şapka!

İyi ki doğdun Bay Şapka!

İstanbul gece hayatının renkli işletmecilerinden ‘Bay Şapka’ olarak anılan Ertekin Dinçay’ın, Dalyan Kulüp’te gerçekleşen doğum günü kutlaması kadim dost Rahmi Koç’un da aralarında yer aldığı pek çok konuğu bir araya getirmişti. Bir dost düğününde... Gazeteci Çetin Emeç, eşi Bilge Emeç ve oğlu Mehmet Emeç’i, Hidiv Kasrı’nda gerçekleşen bir davette görüntülemiştim. Gülen yüzler Akbank Yönetim Kurulu Başkanı Erol Sabancı ve eşi Belkıs Hanım, her zaman olmasa da arada sırada katıldıkları bir dost davetinde yine güler yüzleri ile ilgilerin odak noktası olmuştu. Teşekkür plaketi Arsel’den Sheraton Oteli’nde düzenlenen bir yardım gecesinde hiçbir ücret almadan sahne alan İbrahim Tatlıses’e, program sonunda teşekkür plaketi verme görevini Semahat Arsel üstlenmişti. Eve dönüş zamanı Avukat, mali müşavir ve spor dünyasının önde gelen isimlerinden Hüsnü Güreli ile eşi Asuman Hanım’ı, Etiler Şamdan’da bir davet çıkışında evlerine giderken kapı önünde görüntülemiştim.

Akıllandık mı?

Akıllandık mı?

Eğitimde taşlar bir türlü yerli yerine oturmuyor. YÖK Başkanı Özvar’ın ve Milli Eğitim Bakanı Tekin’in son açıklamaları, dün ayakta alkışlanan projelerin yakında çöpe atılacağı yönünde. Peki şu an için düşünülen değişikliklerin ya da yeni getirilen projelerin kalıcılığı söz konusu mu? Evet demek mümkün değil. Muhtemeldir ki bir sonraki YÖK Başkanı ve Milli Eğitim Bakanı da tıpkı şu anda olduğu gibi kendinden önce yapılanları yok sayacak, her şeye sil baştan yeniden başlayacak… Çeyrek yüzyıla yaklaşan AK Parti iktidarında en çok el değiştiren Bakanlık Milli Eğitim oldu. Hatırlamaya çalışalım. Çünkü pek çoğunun ismini çoktan unuttuk ya da projelerine zerre kadar sahip çıkmadıkları için pek çok kimse tarafından hatırlanmak istemiyorlar. Erkan Mumcu, Hüseyin Çelik, Nimet Çubukçu, Ömer Dinçer, Nabi Avcı, İsmet Yılmaz, Ziya Selçuk, Mahmut Özer ve Yusuf Tekin. Bir de YÖK Başkanlarına göz atalım: Yusuf Ziya Özcan, Gökhan Çetinsaya, Yekta Saraç ve Erol Özvar. Aynı dönemde 4 YÖK Başkanına karşın 9 Milli Eğitim Bakanı değiştirdik… Bu tablo da gösteriyor ki ne çok değiştirmek daha iyi sonuçlar doğuruyor ne de uzun süre görevde kalmalar. Gelinen noktaya baktığımızda ilk ve orta dereceli okulların sorunları çok da üniversitelerinki daha az demek mümkün değil. Plansızlık, programsızlık, yapılanı yok sayma, sürekli sistem değiştirme ve enkaz edebiyatı konusunda adeta birbirleriyle yarışıyorlar. Kalite, liyakat, memnuniyetsizlik, eğitimden kaçış, sınav odaklı eğitim ve en önemlisi de yaşamla örtüşmeyen eğitim ve öğretim konuları umurlarında bile değil. Eğitim sisteminin yaşamla örtüşmesi gerektiğini yeni öğretim yılının açılışında önce Cumhurbaşkanı Erdoğan dile getirdi, ardından cılız da olsa MEB’in mesleki eğitim konusundaki hamleleri geldi, daha sonra da YÖK’ün yaşamla örtüşmeyen, kontenjanı dolmayan bölümlerin kapatılacağına yönelik açıklamaları dikkat çekti. Atalarımız “Hatadan dönmek erdemdir” demiş. Geç de olsa dönmek elbette sevindirici ama daha önemlisi yeni hatalara yelken açmamak. Peki artık referansımız o, bu, şu değil de akıl, bilim, pedagoji ve yasalar olacak mı? Yoksa yine plan, program olmadan günü kurtarmaya yönelik projelerle yol almaya devam mı edeceğiz? Tevhid-i Tedrisat Kanunu yani eğitim birliği kanunu, eğitimin tek elden yürütülmesini emrediyor. Anayasamız ve Temel Eğitim Kanunu’muz da ayrım gözetmeksizin her çocuğumuzun ilgi, yetenek, beceri ve hayalleri doğrultusunda her türlü eğitim, öğretim olanağından yararlanmasını öngörüyor. Peki Cumhuriyet tarihi boyunca bunu başarabildik mi? Tüm kısıtlı imkanlara rağmen ilk çeyrekte bu konuda ciddi mesafeler kaydettik, modeller yarattık, ikinci çeyrekte onunla idare ettik, üçüncü ve dördüncü çeyreklerde sürekli sistem değişikliğine giderek fabrika ayarlarını arar hale geldik. Eğitim de tıpkı akıp giden hayat gibi değişen, gelişen; hatalarıyla, sevaplarıyla yaşayan bir varlık. Anayasal ve pedagojik temel ilkelerin özüne dokunulmadığı sürece geliştirilebilir, değiştirilebilir ve yeni arayışlara girilebilir, girilmeli de. Yoksa bugünün gençliğine dünkü elbiseler dar gelir, eğitimden kaçışlar başlar ve okumuşların itibarı ayaklar altına alınır. İstediğimiz bu mu? Kesinlikle hayır. Hem devlet hem de millet olarak bütçeden en büyük payı eğitime ayırıyoruz. Çünkü eğitimin önemine inanıyoruz ve çocuklarımızın, ülkemizin çok daha güçlü yarınlara sahip olmasını istiyoruz. Bu konuda başta velilerimiz ve çocuklarımız olmak üzere herkes elinden geleni yapıyor ama memnuniyet oranları dibe vurmuş durumda. Yani elimizde en iyi malzemeler olmasına rağmen en iyi üretimi gerçekleştiremiyoruz. Polemiklerle konuyu daha da içinden çıkılamaz hale getirme yerine işte asıl sorgulamamız gereken konu tam da bu: Nerede hata yapıyoruz diye samimiyetle yola çıkarsak eminiz ki devamı gelecektir. Yeter ki bu noktaya gelelim, yeter ki çocuklarımızın ve ülkemizin çok daha iyi bir eğitime ve geleceğe layık olduklarına inanalım… Özetin özeti: Eğitimde hep soran, sorgulayan, üreten, sorumluluk sahibi gençler yetiştirelim istedik ama soran, sorgulayan, yaptıklarının arkasında duran bakanlarımız, başkanlarımız olmadığı için bu hayalimizi bir türlü gerçeğe dönüştüremedik!

Bu yaz kimler geliyor?

Bu yaz kimler geliyor?

Bu yaz büyük festivallerde, organizasyonlarda kimler izlenecek yavaş yavaş belli olmaya başladı. Şöyle bir bakalım. The Black Keys 15 Eylül Küçükçiftlik Park’ta olacak. Meraklısına güzel bir konser ama bilet satışı nasıl olur emin olamıyorum. The Black Keys son turnesini yeterli bilet satılamadığı için iptal etmişti. Bakalım Küçükçiftlik dolacak mı? Pantera, Ataköy Marina’da 20 Temmuz’da bir konser verecek. Pantera biletlerinin hemen tükenmemesi için bir neden göremiyorum. Hayranı çok, ilk kez geliyorlar. Her şey harika. Umarız harika bir konser olur. Jack White ve Wet Leg, 22-23 Ağustos’ta Babylon Soundgarden için geliyor. Konser Parkorman’da olacak. Wet Leg’in ilk ziyareti. Şu ara alt rock âleminde sahne performanslarıyla da öne çıkıyorlar. Jack White’ın blues gitarını dinlemek için dahi gidilir zaten. Offspring, 10 Temmuz’da Life Park’ta olacak. Nostaljik alt - rock toplaşması olur. Gorillaz, bence yılın en büyük etkinliği. 14-16 Temmuz’da Parkorman’da iki konser verecek. Kneecap, 20 Temmuz’da Küçükçiftlik Park’a geliyor. Bu son bir iki yılın en bomba ekiplerinden biri. İrlandalı muhalif ekip sözünü sakınmayan bir yapıya sahip. Filistin’deki soykırımla ilgili mesajları yüzünden hayli teki gördüler, Birleşik Krallık’ta yargılandılar. Kneecap sadece Filistin konusunda değil gördüğü her türlü haksızlıkla ilgili sözünü esirgemeyen bir grup. Londra’da geçen yaz izleme fırsatı buldum. Çok ama çok coşkulu bir performans bekleyebiliriz. Lamb of God, 24 Temmuz’da Parkorman’da. Mac DeMarco, 2 Temmuz’da Küçükçiftlik Park’ta. Wolf Alice, 15 Temmuz’da Küçükçiftlik Park’ta. Suede, 17 Temmuz’da Zorlu’da. 23 Haziran’da Megadeth, Küçükçiftlik Park’ta. Benim dikkatimi çekenler beli başlı isimler bunlar. Kulağıma gelen ama henüz açıklanmayan başka isimler de var. Bu yaz hareketli geçecek. Sadece yurt dışından gelenlerden bazıları bunlar. Yerli sanatçıların konserlerini de hesaba katarsak büyük bir konser maratonu söz konusu. Bakalım müzikseverler bilete nasıl para yetiştirecek. Benim yorumuma gelince. Bu konserlerin yapılıyor olmasını çok önemsiyorum. İstanbul’un dünya konser rotası içinde önemli bir durak olması mutluluk verici olur. Ancak henüz o noktada değiliz. Hatta ‘90’ların sonu 2000’ler dönemi seviyesinde dahi değiliz maalesef. Yukarıda saydığım konserlerin daha fazlası Londra’da Paris’te, Berlin’de bir haftada gerçekleşiyor. Polonya’ya Bulgaristan’a yaz boyu daha fazla grup gidiyor. Moral bozmak değil benimkisi sadece gerçekçi bir saptama. 2026’nın en büyük turnelerine çıkacak olan Harry Styles, Bruno Mars, Ariana Grande, The Weeknd, Bad Bunny, BTS rotalarını İstanbul’a düşürmediler. Meksika’nın Brezilya’nın hatta Endonezya’nın, Filipinler’in gerisindeyiz bu anlamda. Sektörümüz büyük, gelişmeler umut verici ama daha alınacak yol var.

Icardi, Sara, Lang ve Boey

Icardi, Sara, Lang ve Boey

Galatasaray’ın bundan sonra oynayacağı Süper Lig ve Şampiyonlar Ligi maçlarında temposu kesinlikle düşmez. Icardi’nin bütün hayali Arjantin Milli Takımı’nın formasını giymek. Messi, Wanda Nara evliliğinden sonra Icardi’nin milli takım yolunu kapatmıştı. Şimdi ise iki Arjantinli futbolcu görüşüyor ve milli takımda oynama yolu tekrar açıldı. Sakatlığını da atlatan Icardi, Galatasaray’da oynadığı her maçı çok önemsiyor ve eski günlerine dönmek üzere. Bütün hayali 2026 Dünya Kupası’nda milli takımında yer almak. Gabriel Sara çok büyük bir çıkış yakaladı. Juventus karşısında da maçın oyuncusu seçildi. Milli takım ihtimali Brezilya’da şu an ciddi ciddi konuşuluyor. Sara da bundan sonraki maçlarda iyi performansını sürdürür. Noa Lang, Hollanda Milli Takımı tarafından çok yakından takip ediliyor. Onun da hayali milli formayı giymek. Galatasaray’da çok mutlu, Napoli’den bonservisinin alınması için gayret edecek. Juventus’a golünü attıktan sonra Metin Oktay selamı vermesi, bunun bir göstergesi. Sacha Boey ise onur mücadelesi veriyor. Bayern Münih’te sinek ikili oldu. Bunu kendisine yediremiyor ve nitekim Juventus’a beşinci golü attıktan sonra kendisini seyretmeye gelen Bayernli yöneticilere ‘Ben sinek ikili değilim, iyi futbolcuyum’ mesajı verdi. Boey de bonservisinin alınıp futbola Galatasaray’da devam etmek istediğini her fırsatta göstermek için çabalıyor. Sadece bu isimler değil takımdaki bütün futbolcuların olağanüstü gayreti, Cim-Bom’u hayal edilen yerlere getirecek gibi görünüyor. TFF Başkanı gelmeli Galatasaray’ın Şampiyonlar Ligi’nde, Fenerbahçe’nin Avrupa Ligi’nde oynaması ve başarılı olması Türk futbolu için gururdur. Juventus galibiyeti Avrupa’nın gündemine oturdu. Düşünün Galatasaray ve Fenerbahçe’nin tur atladığını... Bundan daha büyük bir onur var mı? Bu yüzden TFF Başkanı bu iki takımın bütün Avrupa maçlarına gitmeli. Ayrıca Benfica-Real Madrid maçını mutlaka seyretmiştir. Aynı şekilde Galatasaray-Juventus maçını da izlemiştir. Bu maçların hakemleri gibi neden bizim hakemlerimiz maç yönetemiyor? MHK artık Oğuzhan Çakır ve Yasin Kol gibi hakemlerin peşini bırakmalı. Türkiye’de iki tane üst düzey hakem var; biri Halil Umut Meler diğeri de Mehmet Türkmen. Derbi maçlarını tartışma olmaması için bu hakemlerin yönetmesi gerekir.

Bu yenilgi Tedesco'ya yazar

Bu yenilgi Tedesco'ya yazar

Vitor Pereira, ilk kez Fenerbahçe’nin başında olmadığı bir maça çıkıyordu Kadıköy’de. Daha acayibi geçen sezon Manchester City kalesini paylaşan Ederson ve Ortega karşı karşıyaydı. Tedesco ve yardımcıları için kolay değildi iş. Pereira’nın ilk resmi maçı olacaktı Forest’ın başında. Hangi maçı, neyi analiz edeceklerdi? Zaten oyunun başlamasıyla birlikte bu şaşkınlık Fenerbahçe’ye yansımış gibiydi. Forest önde baskı uyguluyor, Fenerbahçe’nin pas opsiyonlarını azaltıyordu. Bu baskıyı aşmanın yolunu bulamıyorlardı. Bir kez topu kaptılar. Kontraya çıkacakken kaptırdılar. Sonunda top Fenerbahçe ağlarındaydı. Skriniar’ın çıkışından sonra yerine giren Çağlar da takıma uyum sağladı hemen! Bir iki kez topa sahip olarak öne gitmeye çalıştı Fenerbahçe. Ama her seferinde top bir şekilde kendi kalesine geliyordu. Devrenin sonunda gelen golde de basit bir duran top numarasına kurban gittiler. Tedesco’nun ikinci yarı yaptığı değişikliklerin de faydası olmadı. Açıkçası asıl sorun oyunculardan çok doğru oyunu bulamamaktı. Ha Cherif’in ikinci yarının başında bulduğu pozisyon gol olsa bir şeyler belki değişebilir miydi? Seyirci coşkusu, rakip şaşkınlığı derken belki. Ama o ilk heyecanın ardından gelen golle birlikte Forest rahatladı. Pereira istediği oyuncu değişikliklerini korkmadan yapabildi. Fenerbahçe belki de Tedesco geldiğinden bu yana en kötü maçını oynadı. Hem de Tedesco, kendi takımına bu kadar hakimken. Önce de söylediğim gibi bu yenilgi, hocaya yazar. Ancak yine de kötü takımda çok kötüler vardı. Daha birkaç yıl önce Premier Lig’de yılın 11’ine seçilen Çağlar, futbol oynamayı unutmuş gibi. Semedo, Mert ve Talisca da ekstra kötüler arasındaydı. Kısacası Tedesco ne maçın başında ne de ortasında rakibi çözemedi ve yenilgiyi hazırladı. Görünen o ki Fenerbahçe, bundan sonra lig ve kupaya ağırlık verecek.