Ulukışla ve Yenice lojistik üssü olacak, Adana'nın ticari kapasitesi katlanacak! Bölge ekonomisine dev katkı...

Ulukışla ve Yenice lojistik üssü olacak, Adana'nın ticari kapasitesi katlanacak! Bölge ekonomisine dev katkı...

47 milyar 753 milyon TL bedelle ihalesi sonuçlanan 106 kilometrelik Ulukışla-Yenice Yüksek Standartlı Demiryolu Hattı projesi için süreç resmen tamamlandı. İç Anadolu’yu Akdeniz’e bağlayacak stratejik hat, bölge ekonomisinde yeni bir dönemin kapısını aralamaya hazırlanıyor. İhalenin sonuçlanmasının ardından gözler, söz konusu koridorun sağlayacağı ekonomik katkıya çevrildi. Projenin hayata geçirilmesiyle birlikte hem yük hem de yolcu taşımacılığında kesintisiz ulaşım hedefleniyor. Faizsiz ev sahibi olma fırsatı! Emlak Konut GYO'dan 'Hoş Geldin Evim Kampanyası'... Detaylar açıklandı BÖLGE EKONOMİSİNE KATMA DEĞER BEKLENİYOR 5 Ocak gazetesinde yer alan habere göre; demiryolu hattının devreye girmesiyle özellikle sanayi ve tarım ürünlerinin limanlara daha hızlı, güvenli ve düşük maliyetle ulaştırılması planlanıyor. Bu yatırımın, Adana başta olmak üzere bölgedeki ticari kapasiteyi artırması bekleniyor. Artacak lojistik hareketliliğin istihdama ve yerel kalkınmaya doğrudan olumlu katkı sunacağı öngörülüyor. Yeni hat, ticaret akışını hızlandırarak ekonomik canlılığı destekleyecek önemli bir altyapı yatırımı olarak değerlendiriliyor. SEYAHAT SÜRELERİ KISALACAK Yüksek standartlı demiryolu ağının tamamlanmasıyla birlikte yalnızca yük taşımacılığında değil, yolcu taşımacılığında da hız ve konforun artması bekleniyor. Proje kapsamında 26 köprü, 8 aç-kapa tünel ve çok sayıda geçit inşa edilerek zorlu coğrafi engeller aşılacak. Seyahat sürelerinde belirgin düşüş hedeflenen hat, Türkiye’nin güney-kuzey aksındaki en kritik ulaşım ağlarından biri olmaya aday gösteriliyor.

İftar sofralarının gözdesi: Cennet çamuru

İftar sofralarının gözdesi: Cennet çamuru

Kilis'e özgü ve 2017 yılında coğrafi işaret belgesi alan cennet çamuru, çiğ kadayıf, sade yağ, toz şeker, fıstık, kaymak, pudra şekeri, tarçın ve şerbetle hazırlanıyor. Kadayıf, şeker ve fıstığın mükemmel uyumuyla yapılan tatlı, özellikle iftar sonrası hafif bir lezzet arayanların tercihi oldu. Milliyet Ramazan Özel! İmsakiye, Kur'an-ı Kerim, Kıble pusulası ve Ezan bildirimi...Hepsi tek uygulamada ASIL ADI KAYMAKLI KIRMA KÜNEFEYDİ Dede mesleğini sürdürdüğünü belirten üçüncü kuşak tatlı ustası Uğur Bekan, "Ben üçüncü kuşak olarak çalışıyorum. Cennet çamurunun asıl adı kaymaklı kırma künefeydi. Babamın döneminde bir müşterimizin ‘Fıstık katalım, cennet çamuru gibi olmuş' demesiyle bu isimle anılmaya başlandı ve büyük ilgi gördü. 2017 yılında Kilis Valiliği adına coğrafi işaret belgesi alındı. Cennet çamuruna lezzeti veren en önemli unsurlar fıstık ve kaymaktır. Fıstıklı kaymak mükemmel bir uyum sağlıyor. Herkesi bu tatlıyı tatmak için Kilis'e davet ediyoruz" dedi. "Hafif bir tatlı" Müşterilerden Abdurrahman Kurucu ise cennet çamurunu sürekli tercih ettiğini belirterek, "Hafif bir tatlı, insana ağırlık yapmaz. Fıstık lezzeti var, kaymak lezzeti var. Künefe deriz, kırma künefe onun lezzeti var. İftar için hazırlık yaptım" diye konuştu.

DEM Partili belediyelerde Kürtçe tablosu: 62 belediyeden sadece 2 çok dilli kreş

DEM Partili belediyelerde Kürtçe tablosu: 62 belediyeden sadece 2 çok dilli kreş

İki yıllık süreçte Kürtçe hizmetler büyük ölçüde sembolik adımlarla sınırlı kaldı. Belediyelerin çoğu tek dilli internet sitesi kullanırken, çok dilli kreş açanların sayısı yalnızca iki oldu. Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), en kapsamlı dil politikasını savunan partilerden biri. DEM Parti’ye göre anadilde eğitim temel bir haktır ve bu hak eşit yurttaşlık meselesidir. Partinin... DEM Partili belediyelerde Kürtçe tablosu: 62 belediyeden sadece 2 çok dilli kreş yazısı ilk önce Nupel üzerinde ortaya çıktı.

Yıldız Holding’in geleneksel Ramazan ayı sergisi bu yıl “Sabrın Nakşı” ile kapılarını açtı

Yıldız Holding’in geleneksel Ramazan ayı sergisi bu yıl “Sabrın Nakşı” ile kapılarını açtı

Yıldız Holding, Ramazan ayını Türk-İslâm sanatının en güzel örnekleriyle karşılama geleneğini “Sabrın Nakşı” sergisiyle sürdürüyor. Tezhip, kalem işi ve katı‘ sanatının incelikli örneklerini bir araya getiren serginin açılışı Yıldız Holding Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO’su Mehmet Tütüncü’nün ev sahipliğinde Çamlıca Kampüsü’nde sanat camiasını buluşturdu. “Sabrın Nakşı” sergisi, 19 Mart 2026’ya kadar ziyaret edilebilecek.

Almanya’da sağ popülizmin yükselişi ve parlamento dışı muhalefetin krizi

Almanya’da sağ popülizmin yükselişi ve parlamento dışı muhalefetin krizi

Zafer TAŞKIN-Frankfurt Almanya’da sağ popülizmin ve özellikle Almanya için Alternatif (AfD)’nin yükselişi, basit bir siyasal yön değişimi olarak değil, neoliberal kapitalizmin derinleşen yapısal krizlerinin ideolojik ve sınıfsal bir dışavurumu olarak ele alınmalıdır. Hanau başta olmak üzere ırkçı saldırılar, faşizmin bireysel sapkınlıkların ya da marjinal grupların ürünü olmadığını; aksine toplumsal eşitsizliklerin, güvencesizliğin ve siyasal temsil krizinin yoğunlaştığı koşullarda yeniden üretildiğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu bağlamda anti-faşist mücadelenin zayıflığı, yalnızca örgütsel yetersizliklerle değil, kapitalist üretim ilişkileri içinde şekillenen ideolojik hegemonya ve sınıf siyasetinin çözülmesiyle doğrudan bağlantılıdır. Bu çalışmanın temel savı şudur: Almanya’da sağ popülizmin yükselişi ile parlamento dışı muhalefetin krizi aynı tarihsel sürecin iki farklı yüzüdür. Neoliberal yeniden yapılanma süreci, bir yandan sosyal demokrat ve yeşil siyaseti sermaye düzenine eklemlerken, diğer yandan sınıf temelli muhalefetin ideolojik zeminini aşındırmış; ortaya çıkan boşluk faşist ve sağ popülist hareketler tarafından doldurulmuştur. Bu sürecin merkezinde ise göçmen işçilerin sınıf mücadelesi içindeki konumu ve bu konumun yeterince örgütlenememesi yer almaktadır. NEOLİBERAL HEGEMONYA VE SİYASAL TEMSİL KRİZİ Almanya’da parlamento dışı muhalefetin bugünkü zayıflığı, kapitalist üretim ilişkilerinin neoliberal yeniden yapılanmasıyla yakından ilişkilidir. Tarihsel olarak işçi sınıfının siyasal temsilini üstlenen sosyal demokrasi, özellikle 1980’lerden itibaren bu rolünden sistematik biçimde uzaklaşmıştır. Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD), refah devleti uzlaşmasına dayalı sınıf siyasetini terk ederek, emek piyasasının esnekleştirilmesini, sosyal devletin tasfiyesini ve özelleştirmeleri “kaçınılmaz reformlar” olarak meşrulaştırmıştır. Bu dönüşüm, işçi sınıfının kolektif çıkarlarını savunmak yerine sermaye birikim rejimini yöneten bir siyasal çizgiye işaret etmektedir. Benzer bir dönüşüm Yeşiller Partisi açısından da geçerlidir. Başlangıçta parlamento dışı barış, çevre ve anti-nükleer hareketlerden beslenen Yeşiller, iktidar süreçleriyle birlikte neoliberal ekonomi politikalarına ve militarist dış politikalara uyum sağlamış; sistem karşıtı iddialarını terk etmiştir. SPD–Yeşiller ekseninde şekillenen bu merkez blok, emekçi sınıflar açısından “alternatifsizlik” algısını güçlendirmiş, siyasal temsil krizini derinleştirmiştir. Bu kriz, iş güvencesizliği, konut krizi ve sosyal hak kayıplarıyla birleştiğinde sınıfsal bir öfke üretmiş; ancak bu öfke antikapitalist bir hatta kanalize edilemediği ölçüde, AfD gibi sağ popülist ve faşist hareketler tarafından ideolojik olarak yeniden biçimlendirilmiştir. AfD, neoliberal düzenin yarattığı maddi sorunları göçmenler ve mülteciler üzerinden açıklayarak sınıf çelişkilerini milliyetçi ve ırkçı bir dile tercüme etmeyi başarmıştır. Almanya’da sağ popülizmin ve özellikle Almanya için Alternatif (AfD) ’nin yükselişi, basit bir siyasal yön değişimi ya da seçmen davranışlarındaki geçici bir sapma olarak ele alınamaz. Bu olgu, neoliberal kapitalizmin derinleşen yapısal krizlerinin ideolojik ve sınıfsal bir dışavurumu olarak değerlendirilmelidir. Sosyal devletin sistematik biçimde tasfiye edilmesi, emek piyasalarının güvencesizleştirilmesi ve toplumsal yeniden üretim alanlarının piyasa ilişkilerine tabi kılınması, yalnızca maddi eşitsizlikleri derinleştirmemiş; aynı zamanda siyasal temsil mekanizmalarına duyulan güveni de ciddi biçimde aşındırmıştır. Bu koşullar altında sağ popülist ideoloji, sınıfsal çelişkileri görünmez kılarak onları kültürel, etnik ve ulusal karşıtlıklar biçiminde yeniden kodlama imkânı bulmuştur. Bu yapısal dönüşümün toplumsal sonuçları, Almanya’da gerçekleşen ırkçı saldırılarda somut biçimde gözlemlenmektedir. Hanau başta olmak üzere yaşanan bu saldırılar, faşizmin bireysel sapkınlıkların ya da marjinal grupların ürünü olmadığını; aksine toplumsal eşitsizliklerin, güvencesizliğin ve siyasal temsil krizinin yoğunlaştığı koşullarda yeniden üretildiğini göstermektedir. Faşizm bu bağlamda, liberal-demokratik düzenin dışsal bir anomalisi değil; kapitalist toplumsal ilişkilerin kriz anlarında ortaya çıkan içkin bir siyasal biçim olarak kavranmalıdır. Bu noktada belirleyici olan, neoliberal hegemonya altında siyasal temsil alanında yaşanan dönüşümdür. Almanya’da parlamento dışı muhalefetin bugünkü zayıflığı, rastlantısal bir örgütsel gerilemenin değil; kapitalist üretim ilişkilerinin neoliberal yeniden yapılanmasının siyasal ve ideolojik sonuçlarının bir ürünüdür. Tarihsel olarak işçi sınıfının siyasal temsilini üstlenen sosyal demokrasi, özellikle 1980’lerden itibaren bu rolünden sistematik biçimde uzaklaşmıştır. Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) , refah devleti uzlaşmasına dayalı sınıf siyasetini terk ederek emek piyasalarının esnekleştirilmesini, sosyal devletin tasfiyesini ve özelleştirmeleri “kaçınılmaz reformlar” olarak meşrulaştırmıştır. Böylece SPD, işçi sınıfının kolektif çıkarlarını savunan bir siyasal özne olmaktan çıkarak, sermaye birikim rejimini yöneten bir düzen partisine dönüşmüştür. Benzer bir dönüşüm, farklı bir ideolojik çıkış noktasına sahip olmasına rağmen Yeşiller Partisi açısından da gözlemlenebilir. Başlangıçta parlamento dışı barış, çevre ve anti-nükleer hareketlerden beslenen Yeşiller, iktidar süreçlerine dâhil oldukça neoliberal ekonomi politikalarını ve militarist dış politikaları benimsemiş, sistem karşıtı iddialarını terk etmiştir. NATO’nun Kosova, Bosna-Hersek ve Afganistan’daki müdahalelerinde oynadıkları aktif rol, partinin barışçı söylemleri ile iktidar pratiği arasındaki çelişkiyi açıkça ortaya koymuştur. Bu dönüşüm, Yeşillerin de düzenin iktidar aygıtlarının bir parçası hâline gelmesine yol açmıştır; parti artık sistem içi kontrol ve yönetim araçlarının işleyişine entegre olmuş, antikapitalist ve anti-militarist söylemlerini büyük ölçüde geri çekmiştir. SPD–Yeşiller ekseninde şekillenen bu merkez blok, emekçi sınıflar açısından derin bir alternatifsizlik algısı üretmiştir. Siyasal yelpazenin merkezinde yer alan bu iki partinin neoliberal hegemonya içinde birleşmesi, sınıf temelli taleplerin parlamenter düzeyde ifade edilebilme imkânlarını daraltmış; bu durum siyasal temsil krizini daha da derinleştirmiştir. İş güvencesizliği, konut krizi ve sosyal hak kayıplarıyla birleşen bu temsil boşluğu, sınıfsal bir öfke yaratmış; ancak bu öfke antikapitalist bir hatta kanalize edilemediği ölçüde sağ popülist ve faşizan hareketler tarafından ideolojik olarak yeniden biçimlendirilmiştir. ANTİ-FAŞİZMİN SINIF MÜCADELESİNDEN KOPUŞU Bu koşullar altında anti-faşist mücadele, çoğu zaman kapitalist üretim ilişkilerinden kopuk, ahlaki ve savunmacı bir itiraz düzeyine indirgenmiştir. Irkçılık ve faşizm, bireysel nefret ya da aşırılık sorunu olarak ele alındığında, sermaye düzeniyle kurdukları yapısal bağ görünmez kılınmaktadır. Oysa Marksist teori açısından faşizm, sermayenin yapısal kriz anlarında başvurduğu otoriter bir yönetim biçimidir. Dolayısıyla faşizme karşı mücadele, zorunlu olarak antikapitalist bir içerik taşımak zorundadır. Sınıf çelişkilerini görünmez kılan bir anti-faşizm, faşizmin beslendiği maddi zemini ortadan kaldıramaz. Aksine bu yaklaşım, sağ popülizmin “sahte düzen karşıtlığı” söylemini güçlendirmekte; faşist hareketlerin kendilerini sistem karşıtı bir alternatif olarak sunabilmesine alan açmaktadır. Parlamento dışı muhalefetin— sendikalar, kadın hareketi, savaş karşıtı yapılar ve sivil toplum örgütleri —bu teorik kopuşu aşamaması, kitlelerle kurulan bağın zayıflamasına yol açmıştır. Anti-faşizm, gündelik yaşamın maddi sorunlarıyla birleşmediği ölçüde sembolik protestoların ötesine geçememektedir. Tam da bu noktada sağ popülist ve faşizan hareketler devreye girmektedir. AfD, neoliberal düzenin yarattığı güvencesizlikleri ve sosyal yıkımı sermaye düzeniyle ilişkilendirmek yerine, göçmenler ve mülteciler üzerinden açıklayan bir söylem kurmuştur. Böylece sınıfsal çelişkiler milliyetçi ve ırkçı bir dile tercüme edilmiş; emekçi sınıfların öfkesi sistem karşıtı bir mücadeleye değil, bölücü ve dışlayıcı bir siyasete yönlendirilmiştir. GÖÇMEN İŞÇİLER: SINIF MÜCADELESİNİN STRATEJİK DÜĞÜM NOKTASI Bu ideolojik krizin en görünür olduğu alanlardan biri, göçmen işçilerin sınıf mücadelesi içindeki konumudur. Göçmen işçiler, Almanya’da kapitalist üretim sürecinin en güvencesiz, en düşük ücretli ve en yoğun sömürüye maruz kalan kesimini oluşturmaktadır. Hukuki statü, dil bariyerleri ve kültürel dışlanma mekanizmaları aracılığıyla sınıf içi hiyerarşilere tabi tutulmaları, sermayenin “böl ve yönet” stratejisinin temel dayanaklarından biridir. Oysa göçmen işçilerin sınıf mücadelesindeki rolü tarihsel olarak somut biçimde ortaya çıkmıştır. 1970’lerdeki Ford Köln Grevi, ağırlıklı olarak Türkiyeli göçmen işçilerin öncülüğünde gelişmiş; yalnızca ücret taleplerini değil, işyerindeki ırkçı ve hiyerarşik düzeni de hedef almıştır. Benzer biçimde, 1970’lerin sonlarında Neuss’teki Pierburg fabrikasında gerçekleşen grev, göçmen kadın işçilerin eşit işe eşit ücret talebiyle öncülük ettiği önemli bir mücadele olarak kayda geçmiştir. Bu grev, göçmen işçilerin yalnızca ekonomik taleplerle değil, işyerindeki ayrımcılık ve adaletsizlikle de aktif olarak mücadele edebileceğini göstermiş; sınıf hareketinin niteliğini güçlendirmiştir. Bu deneyimler, göçmen işçilerin mücadelesinin sınıf hareketini nicel olarak değil, niteliksel olarak dönüştürdüğünü kanıtlamaktadır. Ancak neoliberal yeniden yapılanma ve sendikal hareketin kurumsallaşması, bu deneyimlerin süreklileştirilmesini engellemiş; göçmen işçiler yeniden marjinalleştirilmiştir. Ortaya çıkan boşluk, cemaatçi ve dini yapıların göçmen topluluklar içinde güç kazanmasına zemin hazırlamıştır. Bu yapılar, dayanışma ve aidiyet sunarken sınıf bilincini bastıran ideolojik bir işlev görmektedir. PARLAMENTO DIŞI MUHALEFETİN TARİHSEL ROLÜ: 1968’DEN BUGÜNE Parlamento dışı muhalefetin bugünkü zayıflığı, tarihsel rolü dikkate alındığında daha da çarpıcı hâle gelmektedir. Almanya’da 1968 hareketi, otoriter devlet yapısına, emperyalist savaşa ve kapitalist üretim ilişkilerine yönelmiş güçlü bir toplumsal itirazı ifade etmiştir. Öğrenci hareketleri, işçi mücadeleleriyle temas kurmuş; sınıf siyaseti ile anti-otoriter talepler arasında bağlar kurulabilmiştir. 1970’ler boyunca sendikal hareket ve göçmen işçilerin mücadeleleri, parlamento dışı muhalefetin sınıfsal karakterini güçlendirmiştir. Grevler ve taban inisiyatifleri, yalnızca ekonomik taleplerle sınırlı kalmamış; işyerindeki otorite ilişkilerini ve ırkçı işbölümünü de hedef almıştır. Bugün ise bu tarihsel miras büyük ölçüde kesintiye uğramış durumdadır. Sonuç olarak Almanya’da sağ popülizmin yükselişi ile parlamento dışı muhalefetin krizi, birbirinden bağımsız olgular değil; neoliberal hegemonya altında şekillenen aynı tarihsel sürecin iki farklı yüzüdür. Anti-faşist mücadelenin yeniden güç kazanması, ancak sınıf mücadelesiyle kuracağı organik bağ ve göçmen işçileri merkezine alan bir siyasal hat üzerinden mümkün görünmektedir. SOMUT ÖRGÜTLENME VE PARLAMENTO DIŞI MUHALEFETİN GÖREVİ Buradan çıkan temel sonuç şudur: Göçmen işçiler, yalnızca dönemsel olarak alanlara mobilize edilen ya da dayanışma nesnesi hâline getirilen bir kitle olarak değil; kendi yaşam ve çalışma alanlarında örgütlenen, taleplerini kolektif biçimde ifade eden ve sürecin siyasal sözcüsü hâline gelen öznelere dönüştüklerinde sınıf mücadelesi gerçek anlamda güç kazanır. Bu dönüşüm, soyut dayanışma çağrılarıyla değil; işyeri, mahalle ve sendika eksenli somut örgütlenme pratikleri üzerinden mümkün olabilir. Bu çerçevede örgütlenme, göçmen işçilerin mevcut sendikal yapılara pasif biçimde “entegre edilmesi” anlamına gelmemektedir. Aksine, sendikal hareketin tabandan, göçmen işçilerin özgül deneyimleri ve talepleri doğrultusunda dönüştürülmesini gerektirir. Dil bariyerleri, hukuki güvencesizlikler ve ırkçı işbölümü gibi yapısal engelleri merkezine almayan bir sendikal çizgi, göçmen işçileri temsil edemez. Dolayısıyla somut örgütlenme, sendikal bürokrasinin sınırlarını aşan; taban inisiyatiflerini, işyeri komitelerini ve mahalle örgütlenmelerini içeren bütünlüklü bir mücadele hattını zorunlu kılmaktadır. Parlamento dışı muhalefetin tarihsel sorumluluğu tam da bu noktada belirginleşmektedir. Göçmen işçileri “desteklenen”, “korunan” ya da yalnızca ırkçılığın mağduru olarak ele alan bir yaklaşım, onları siyasetin nesnesi olmaktan kurtaramaz. Oysa anti-faşist ve anti-kapitalist mücadelenin yeniden güç kazanabilmesi, göçmen işçilerin bu mücadelenin kurucu öznesi olarak tanınmasına bağlıdır. Bu, yalnızca temsiliyet meselesi değil; sınıf mücadelesinin yönünü ve içeriğini belirleyen stratejik bir tercihtir. Aynı zamanda göçmen işçilerin geldikleri toplumların devrimci, demokratik ve emek mücadeleleriyle kurulan bağlar, sınıf mücadelesine zorunlu bir enternasyonalist ufuk kazandırır. Göçmen emeği yalnızca Almanya içi bir “entegrasyon sorunu” olarak ele alan yaklaşımlar, sermayenin küresel karakterini perdelemektedir. Oysa kapitalist üretim zincirleri uluslararası ölçekte örgütlenmişken, emek mücadelesinin ulusal sınırlar içine hapsedilmesi yapısal bir zayıflık üretmektedir. Parlamento dışı muhalefetin görevi, bu enternasyonalist bağları bilinçli ve örgütlü bir siyasal hatta dönüştürmektir. SONUÇ VE POLİTİK PERSPEKTİF Almanya’da sağ popülizmin yükselişi, parlamento dışı muhalefetin ideolojik ve sınıfsal çözülmesinden bağımsız düşünülemez. Neoliberal hegemonya altında sosyal demokrat ve yeşil siyasetin yarattığı temsil boşluğu, sınıf temelli bir alternatifle doldurulamadığı ölçüde, bu boşluk sağ popülist ve faşizan hareketler tarafından işgal edilmiştir. Bu süreç, faşizmin bireysel sapkınlıklar ya da marjinal ideolojilerden ibaret olmadığını; aksine kapitalizmin kriz koşullarında yeniden üretilen bir siyasal biçim olduğunu bir kez daha göstermektedir. Bu nedenle anti-faşist mücadelenin gerçek gücü, yalnızca faşizme karşı etik bir tutum almakta değil; kapitalizmin yapısal krizlerine karşı sınıf temelli, enternasyonalist ve uzun vadeli bir siyasal hat kurabilmesinde yatmaktadır. Sınıf mücadelesiyle bağ kurmayan bir anti-faşizm, sembolik protestoların ötesine geçemezken; göçmen işçileri merkezine almayan bir sınıf siyaseti de parçalı ve eksik kalmaya mahkûmdur. Son kertede, göçmen işçilerle birleşmeyen bir sınıf mücadelesi eksik; sınıf mücadelesine bağlanmayan bir anti-faşizm ise etkisizdir. Parlamento dışı muhalefetin yeniden inşası, ancak bu iki hattın—anti-faşist mücadele ile sınıf siyasetinin—organik bir bütünlük içinde ele alınmasıyla mümkün olacaktır. Bu bütünlük, yalnızca Almanya’da sağ popülizmin geriletilmesi için değil; aynı zamanda emekçi sınıfların siyasal özne olarak yeniden sahneye çıkabilmesi için tarihsel bir zorunluluk olarak karşımızda durmaktadır. KAYNAKÇA: Marx, K. (1867). Das Kapital. Kritik der politischen Ökonomie, Band I. Hamburg: Verlag von Otto Meissner. Marx, K., & Engels, F. (1848). Manifest der Kommunistischen Partei. Berlin: Dietz Verlag, 1978. Hobsbawm, E. (1994). Das Zeitalter der Extreme: Das kurze 20. Jahrhundert 1914–1991. Berlin: Deutscher Taschenbuch Verlag. Laclau, E., & Mouffe, C. (1985). Hegemonie und sozialistische Strategie. Hamburg: Argument Verlag. Brenner, N., & Theodore, N. (2002). Cities and the geographies of “actually existing neoliberalism”. Antipode, 34(3), 349–379. Klausen, J. (1997). Die Grünen in Deutschland: Von den Basisbewegungen zur Regierungspartei. München: Westview Press. Karakayali, S. (2012). Transnationale Migranten und Arbeitsmobilisierung in Deutschland. Journal für Ethnische und Migrationsstudien, 38(9), 1403–1418. Müller, H. (2010). Arbeitskämpfe und MigrantInnen in der Bundesrepublik Deutschland. Berlin: Rosa-Luxemburg-Stiftung. Andersen, R., & Hansen, P. (2005). Antifaschismus und soziale Bewegungen in Deutschland. Europäische Zeitschrift für Sozialtheorie, 8(4), 451–470.