Kilise, "İncil'de yeri yok" dedi, patates ekmeyi ve yemeyi yasakladı

Kilise, "İncil'de yeri yok" dedi, patates ekmeyi ve yemeyi yasakladı

Kristof Kolomb’un, Amerika Kıtası’nı keşfi, Avrupalıların mutfağını zenginleştirmiş, hepsinden önemlisi yoksulları doyurmuştur. Amerika’nın keşfinin ardından Avrupalılar, patates mısır, kabak, fasulye, biber, turp, nohut, kavun, ananas, yaban mersini, kinoa, vanilya, avokado, ayçiçeği, yer fıstığı, tütün, domates ve Azteklerin, tanelerini para olarak da kullandıkları günümüzde ise çikolata üretimin hammaddesi kakao ile tanıştı. Elbette sadece bunlar değil, ama ben yaygın bilinenleri sıraladım. Patatesin Amerika kıtasındaki ana vatanı Peru’dur. Yerliler, And Dağları boyunca uzanan bölgede, patatesin 221 çeşidini yetiştirmiştir. İspanyollar, kıtaya yayıldıkça, patatesin, yerlilerin en önemli yiyeceği olduğunu gördüler. Fetihçi kaptanlardan Pizarro, bugünkü Şili, Kolombiya ve Peru topraklarını yöneten İnkaları, 1503’den başlayarak 1533’e kadar devam eden süreçte kontrolü altına aldığı sırada patates ile tanıştı. İnkaların altınlarına el koymak için binlerce insanı katleden Pizarro, Peru’nun başkenti Lima’yı da kuran kişidir. Perulu yerlilerin 1541 yılında düzenlediği bir suikastta ölen Pizarro, patatesin zehirli bir yiyecek olduğunu düşünüyordu. Ancak adamları onun ölümden sonra, İspanya’ya altın götürmek üzere 1560’da denize açılan gemilere patates de yükledi. İspanyollar, patatese önceleri hiç ilgi göstermediler. Ancak ülkenin Fransa sınırındaki bölgelerinde patates yetiştirilmeye başlanması, bu düşünceyi değiştirdi. Pirene Dağlarındaki Bask bölgesinden, Fransa’nın kentlerine doğru yayılan patates başta Fransızların da hoşuna gitmedi. Patatesi Avrupa’nın başka ülkelerine tanıtan ise İspanyol balıkçıları oldu. Tam tarih verilemese de 1600’lü yıllardan itibaren balıkçılar, denize açıldıklarında yanlarına aldıkları patatesin diğer sebzelerin aksine uzun süre bozulmadan dayandığını görünce, kendileri için önemli bir besin kaynağı olduğunu anladılar. İspanyol balıkçılar 1601 yılında uğradıkları İrlanda, İskoçya, Hollanda ve bugünkü Belçika kıyılarında yaşayanlara da patates vererek, nasıl yetiştirileceğini öğrettiler. İşte bu yıllardan itibaren patates, İrlanda, Hollanda ve Belçika’dan tüm Avrupa’ya ardından Rusya’ya ulaştı. Patatesin yetişmesinde İrlanda, İskoçya, Hollanda ve Belçika coğrafyasının iklimi çok uygundu. Özellikle yoksulluğun ve kıtlığın etkisi altındaki İrlandalılar, patates sayesinde aç kalmaktan kurtulmuştu. Öyle ki, patates, zaman içinde İrlanda halkının yaklaşık yüzde 45’nin belli başlı tek yiyeceği haline geldi. Patatesin Avrupa halkları için ne denli önemli olduğu ise kıtada, 1618-1648 yılları arasında yaşanan 30 Yıl Savaşları sırasında anlaşıldı. Bu dönemde orduları beslemek için halkın başta tahıl olmak üzere tüm yiyeceğine el koyuldu. Bu da Avrupa’da açlıktan ölenlerin sayısında artışa yol açtı. En büyük kayıp Almanya’da oldu. Milyonlarca Alman açlıktan öldü. Avrupalı hükümdarlar işte bu dönemde bir gerçeğin farkına vardılar; İspanya, Belçika ve Hollanda’da köylüler açlık çekmiyor, ölümler olmuyordu. Çünkü bu ülkelerde köylüler bol miktarda patates yetiştiriyordu. Tahıllarına el koyulan köylüler toprakta bıraktıkları patatesi ihtiyaçları olduğu zaman söküyordu. İşte böylesi bir tecrübeyi yaşayan Avrupa’da patates üreticiliği hızla yayıldı ve 1700’lü yılların başlarından itibaren kıtlık sorunu çözüldü. Avrupa’nın birçok ülkesinde halkı patates yemeye ikna etmek pek kolay olmadı. Fransa’nın güney kesiminde bolca tüketilen patates, kuzeye doğru çıkıldıkça, örneğin başkent Paris’te sevilmiyor, zararlı olduğuna inanılıyordu. Kralın talimatıyla devreye giren Sorbonne Üniversitesi, 25 Mart 1771 tarihinde, “patates zararlı değil aksine faydalıdır” açıklamasını yaptı. Kiliselerdeki ayinlerde de rahipler halka, üniversitenin bu mesajını aktardılar. Kral ve kraliçeler de etkilerini kullandılar. Örneğin “Güneş Kral” olarak da bilinen 14. Louis, halkta, patatese sempati oluşturmak amacıyla yakasına patates çiçeği takıyordu. Kentlerin sokaklarında özel görevlendirilen bazı askerler de sivil kıyafetlerle dolaşıp, “Kralın sofrasındaki başlıca yemek patates” söylentisini halk arasında yaydılar. Sonraki yıllarda, Kral 16. Louis’nin eşi Kraliçe Antoinette de benzer bir yöntem bulmuştu. Kraliçe, halkın ilgisini çekmek için saçlarına patates çiçeği takıyordu. Nedimelerinden başlayarak Fransız burjuvazisindeki kadınlara da bu yöntemi önermesi sonucu, pazar yerlerinde patates çiçeği satılan tezgâhların sayısı bir anda arttı. İrlanda’dan etkilenen İngiltere’de, patatesin daha çabuk yayılması ve yetiştirilmesi için Kral devreye girdi. Kral 2. Charles’ın isteğiyle İngiliz Kraliyet Akademisi, 24 Kasım 1662’de yaptığı açıklamada, halka patates ekilmesini önerdi. Prusya ve Rusya’da ise hükümdarlar herhangi bir aracı kullanmadan doğrudan emirler yayınladılar. Prusya’da Büyük Frederick, halkın patates yetiştirmesi için 18 Ocak 1774’de yayınladığı emirde, “ Kokusu ve tadı yok denilen patates özellikle savaş zamanlarında yaşanan kıtlık ve açlık yüzünden ölmenizi engelleyecek, sizi besleyecektir. Sevmeseniz de patates ekin ve hayatta kalın ” ifadelerini kullanacaktır. İşte o emirden itibaren patates Almanya’da, sofraların olmazsa olmaz yiyeceklerinden biri haline gelmiştir. Ama şurası bir gerçek ki, patatesin kabulünde en büyük zorluk Rusya’da yaşanmıştır. Ortodoks Kilisesi, “ Kutsal kitabımız İncil’de adı geçmiyor. Bu nedenle dinimize aykırıdır ” diyerek patatesin ekilmesine ve yenilmesine karşı çıkmıştı. Kilisenin bu tutumu, Çariçe Katerina’nın 1786’da yayınladığı “Patates ekin” emrini de geçersiz kılmıştı. Ortodoks Kilisesi’nin etkisini, yaklaşık 65 yıl sonra Çar 1. Nicolas kırdı. Kullandığı malikânelerin bahçelerine halka örnek olmak için patates ektiren Çar’ın çabası sonuç verdi. Patates ekimi Rusya’nın geniş coğrafyasında yayılmaya başladı. Patates yetiştiriciliğinin 1600’lü yılların başlarından itibaren yapılmaya başlandığı İrlanda’da, 1845’de ciddi bir kriz yaşandı. Tarlalarda yayılan bir hastalık, patates ürününün büyük bölümünü yok etti. Temel yiyeceğinden yoksun kalan İrlandalılar arasında başlayan kıtlık, yaklaşık 7 yıl devam etti. Bu dönemde 1 milyon İrlandalı öldü ve 2 milyon kişi Amerika Birleşik Devletleri ve başka ülkelere göç etti. İşte bu sırada İrlandalıların imdadına Osmanlı Devleti yetişecektir. Padişah Abdülmecit, 1847’de, İrlanda halkına 5 bin sterlin yardım yapma kararı aldı. Bu karar, İngiltere Kraliçesi Victoria’ya bildirildi. Kraliçe ise İrlanda’ya 2 bin sterlin yolladığı için itibarının sarsılmasını önlemek amacıyla Padişahın yardım miktarını bin sterline indirmesini istedi. Öneriyi kabul eden Padişah Abdülmecit, bin sterlin yardımın yanı sıra 3 gemi dolusu buğday da gönderdi. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. kilise patates yasak İncil Gürbüz Evren, Independent Türkçe için yazdı Gürbüz Evren Pazartesi, Şubat 16, 2026 - 23:15 Main image: <p>Fotoğraf: Reuters</p> TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: Kilise, "İncil'de yeri yok" dedi, patates ekmeyi ve yemeyi yasakladı copyright Independentturkish:

İsrail’den F-35I açıklaması: ”Uçuş menzilini artırdık”

İsrail’den F-35I açıklaması: ”Uçuş menzilini artırdık”

İsrail’in ABD Büyükelçisi Yechiel Leiter, ABD ile nükleer müzakereler sürdüren İran’la gerilim sürerken ellerindeki F-35I savaş jetlerinin uçuş menzilini ek yakıt tanklarıyla artırdıklarını belirtti.Israel Hayom gazetesine röportaj veren Washington Büyükelçisi Leiter, “(Radar) gizliliğini ihlal etmeksizin savaş jetlerinin uçuş menzilini artıran yakıt tankları geliştirdik ve kanatlara dört füze ekledik.” ifadelerini kullandı.İsrailli pilotların F-35 ile uçuş saatlerinin, … The post İsrail’den F-35I açıklaması: ”Uçuş menzilini artırdık” appeared first on M5 Dergi .

Emre Belözoğlu’ndan olay sözler! Eski takımına net mesaj

Emre Belözoğlu’ndan olay sözler! Eski takımına net mesaj

Trendyol Süper Lig'in 22. haftasında Fatih Karagümrük'ü 3-2 yenen Kasımpaşa'nın teknik direktörü Emre Belözoğlu, ilk galibiyetten dolayı mutlu olduğunu ifade etti. Belözoğlu, 20 puanın takımı rahatlatacağını belirterek, ''Fenerbahçe'den puan ve puanlar almak için elimizden gelen bütün mücadeleyi göstereceğimizi düşünüyorum. Oyuncular dinlenecek ve sonra Fenerbahçe hedefiyle çalışacaklar." dedi.

Tarih bizi çağırıyor: Türkiye Orta Koridor'da merkez ülke mi yoksa transit ülke mi olacak?

Tarih bizi çağırıyor: Türkiye Orta Koridor'da merkez ülke mi yoksa transit ülke mi olacak?

Bugün tartışılan küresel sistem, kökleri 1944 Bretton Woods Konferansı’na uzanan ve ABD öncülüğünde, II. Dünya Savaşı’nın sonuna yaklaşılırken inşa edilen dünya düzeninin devamıdır. Bretton Woods’ta kurulan dolar merkezli uluslararası para ve finans sistemi, IMF ve Dünya Bankası aracılığıyla savaş sonrası tek merkezli küresel ekonomik mimarinin temelini oluşturmuştur. 1945 sonrasında, ABD’nin askerî, ekonomik ve ideolojik liderliğiyle bu düzen küresel ölçekte kurumsallaşarak Batı merkezli uluslararası sistemin ana taşıyıcı sütunları hâline gelmiştir. 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla iki kutuplu yapı sona ererken ABD, “Yeni Dünya Düzeni” söylemiyle tek kutuplu küresel sistemin merkez aktörü konumuna yükselmiştir. Bu dönem, küreselleşmenin bir ideolojiye dönüştüğü ve dünya ticaretinin büyük ölçüde deniz yolları üzerinden kurgulandığı tarihi bir süreci temsil etmiştir. Ancak bu yapı ilk büyük sarsıntısını 2008 küresel finans kriziyle yaşadığında ABD merkezli finansal düzenin kırılganlığı da açık biçimde ortaya çıkmıştır. Öncelikle 2013’te Çin’in Kuşak-Yol girişimini ilan etmesi ekonomik, 2014’te Rusya’nın Kırım’ı ilhakı ise askerî düzlemde ABD merkezli düzene yönelik meydan okumaların somutlaştığı tarihî dönüm noktaları olmuştur. 2020 COVID-19 salgını küresel tedarik zincirlerini felç ederken, 2022 Ukrayna Savaşı ise Rusya merkezli Kuzey Koridoru’nu devre dışı bırakarak tek kutuplu sistemin lojistik omurgasını kırmıştır. Böylece küresel sistem, 2008’den itibaren sarsılan ve 2020’li yıllarda çözülme sürecine giren bir yapı hâline gelmiştir. Bu çözülme, yalnızca güç dağılımında değil, meşruiyet alanlarında da derin fay hatları üretmeye başlamıştır. Örnek verecek olursak Gazze savaşı sonrasında İsrail, askerî kapasitesini korumakla birlikte ahlaki ve diplomatik meşruiyet kaybı yaşamaya başlamış ve Batı kamuoylarında, II. Dünya Savaşı sonrasında üretilmiş mutlak mağduriyet anlatısı ilk kez büyük ölçüde sorgulanır hâle gelmiştir. Bu durumda elbette İsrail’in Kudüs’ü başkent ilan etmesi de önemli bir etken olup özellikle Vatikan merkezli Katolik dünyasında yoğun tepkilere sebep olmuştur. Hali hazırda Gazze Barış planı devreye girmiş olsa da Filistin meselesinin şekil değiştirerek yeni bir evreye girdiğini söylemek mümkündür. Küresel güç dengelerindeki bu kırılma, daha önce de ifade edildiği üzere küresel ticaret sisteminin altyapı sınırlarını da açığa çıkarmış ve müteakiben bugün yaşanan kriz yalnızca deniz yollarında değil; kara ve demir yolu ağlarında da eş zamanlı bir tıkanma ve yetersizliğe sebep olmuştur. Uzun yıllar boyunca Asya-Avrupa ticaretinin ana omurgasını oluşturan güzergâhlar, artan ticaret hacmini taşıyamaz hâle gelmiş; mevcut altyapı hem kapasite hem de siyasi güvenlik açısından sürdürülebilirliğini yitirmiştir. Deniz ticaretinde yaşanan kriz bu yetersizliğin en görünür boyutudur. Kızıldeniz–Süveyş hattı, özellikle Babü’l-Mendeb Boğazı çevresinde yaşanan güvenlik sorunları ve Husî saldırıları nedeniyle ciddi biçimde kırılganlaşarak küresel ticaretin ana damarlarından birini yüksek riskli bir hatta dönüştürmüştür. Alternatif olarak görülen kara ve demir yolu ağları ise altyapı eksiklikleri ve jeopolitik gerilimler nedeniyle artan yükü taşımakta yetersiz kalmaktadır. Rusya merkezli Kuzey Koridoru Ukrayna Savaşı sonrasında fiilen işlevsizleşmiş; İran üzerinden ilerleyen Güney Koridoru ise ekonomik yaptırımlar ve bölgesel istikrarsızlık nedeniyle güvenilirliğini kaybetmiştir. Ortaya çıkan bu çok yönlü tıkanma, küresel sistemi daha güvenli ve sürdürülebilir yeni bir hat arayışına yöneltmiştir. İşte bu noktada Türkiye, Asya–Avrupa hattında oluşan yeni güç boşluğunu fırsata dönüştürerek coğrafi konumunun sunduğu imkânla Orta Koridor projesini gündeme getirmiştir. Orta Koridor; tıkanan deniz yolları ile yetersiz kalan kara ve demir yolu ağlarına karşı zaman avantajı sağlayan, güvenlik risklerini çeşitlendiren ve güç dağılımını yeniden dengeleyen çok modlu ve Türkiye merkezli bir çözümdür. Bu yönüyle geçici bir tepki değil; Asya–Avrupa arasında yeni bir eksen kurmayı hedefleyen kalıcı bir jeopolitik alternatiftir. Nitekim bu hat sayesinde Avrupa pazarlarına altı ayda ulaşan ürünlerin yaklaşık on beş günde ulaştırılması mümkün hâle gelmektedir. Asya-Avrupa Arasında Yeni Eksen Orta Koridor: Türkiye’nin Merkez Ülke Hamlesi ve Güç Jeopolitiği Bu yeni eksen; Çin çıkışlı yüklerin Türkistan üzerinden Kazakistan’a, Hazar geçişiyle Azerbaycan’a, Gürcistan üzerinden Türkiye’ye ve buradan Balkanlar ile Orta Avrupa’ya ulaştırılmasını esas alan çok seçenekli bir ulaşım ve ticaret güzergâhıdır. Bu hat yalnızca teknik bir lojistik rota olmayıp Asya-Avrupa ticaretinin zaman, güvenlik ve jeopolitik denge temelinde yeniden kurgulandığı merkezî bir eksen olarak tasarlanmıştır. Bu yönüyle Orta Koridor, Türkiye’yi bir geçiş alanı olmaktan çıkararak zamanı yöneten, riskleri dengeleyen ve güç dağılımını etkileyen bir merkez ülke konumuna taşıma iddiasındadır. Rusya merkezli Kuzey ve İran üzerinden ilerleyen Güney Koridoru dışında kalan bu hat,  düşük siyasî riskli kesintisiz bir Asya-Avrupa bağlantısı sunmakta; tali bir alternatif değil, değişen jeopolitik şartlara uyumlu bağımsız bir güzergâh olarak öne çıkmaktadır. İlgili haritadan “Orta Koridor’u”   görebilirsiniz. Bu çerçevede Orta Koridorun son yıllarda öne çıkmasının temel nedeni; zaman, güvenlik ve kapasite açısından sağladığı somut avantajlardır. Deniz yolu taşımacılığında Çin’den Avrupa’ya ulaşım süresi ortalama 35–45 gün arasında değişirken, Orta Koridor üzerinden taşımacılık bugün 12–15 gün içinde gerçekleştirilebilmektedir. Sınır geçişlerinin sadeleştirilmesi, demir yolu entegrasyonu ve Hazar geçiş kapasitesinin artırılmasıyla bu sürenin 8–10 güne düşmesi öngörülmektedir. Bu durum, Orta Koridoru yalnızca alternatif bir güzergâh değil; küresel ticarette zaman ve güvenlik avantajı sağlayan stratejik bir hat hâline getirmektedir. Bu süre avantajı, Orta Koridoru yalnızca daha kısa bir güzergâh değil; küresel ticarette rekabet üstünlüğü sağlayan stratejik bir hat hâline getirmektedir. Günümüz tedarik zincirlerinde hız, maliyet kadar belirleyici bir unsur olup, iki haftaya yaklaşan zaman kazancı üretim, depolama ve dağıtım merkezlerinin yeniden konumlandırılmasını zorunlu kılmaktadır. Avrupa Birliği ülkeleri, Rusya’ya bağımlı güzergâhların devre dışı kalmasıyla birlikte Orta Koridoru fiilen kullanmaya başlamış; Türkiye bu süreçte lojistik merkez ülke konumuna yükselmiştir. Ancak Orta Koridor yalnızca güncel krizlerin sonucu değildir. Bu hat, Anadolu–Türkistan hattının, yani tarihî İpek Yolu omurgasının çağdaş lojistik ihtiyaçlara göre yeniden inşa edilmesidir. Deniz ticaretinin 20. yüzyılda baskın hâle gelmesi, bu kara bağlantısının jeopolitik değerini ortadan kaldırmamış; artan ticaret hacmi ve güvenlik riskleri, kara ve demir yolu temelli hatların uzun vadede vazgeçilmez olduğunu yeniden ortaya koymuştur. Bu çerçevede Orta Koridor, Türkiye’nin merkez ülke olma stratejisinin somut bir yansımasıdır. Türkiye bu hatla yalnızca bir transit ülke olmayı değil; ticareti yönlendiren ve dağıtan bir merkez olmayı hedeflemiştir. Rusya’ya bağımlı olmayan, İran’a mecbur kalmayan ve deniz yollarındaki kırılganlığa mahkûm olmayan bu tercih, bilinçli bir jeopolitik tasarımın ürünüdür. Bu yönüyle Orta Koridor, Çin’in 2013’te ilan ettiği Kuşak ve Yol Girişimi’ne karşıt değil; tek merkezli küresel ağlara karşı dengeleyici ve çok merkezli bir yaklaşım olarak şekillenmektedir. Orta Koridorun stratejik değerini artıran en kritik unsurlardan biri Zengezur Koridoru’nun devreye girme imkânıdır. Bu hat, Azerbaycan’ı Nahçıvan üzerinden doğrudan Türkiye’ye bağlayarak 1828’den sonra ilk defa Kafkasya’daki coğrafi kopukluğu ortadan kaldırmakta ve Orta Koridoru Hazar’dan Anadolu’ya kesintisiz bir kara ve demir yolu hattına dönüştürmektedir. Gürcistan hattına olan zorunlu bağımlılığı azaltan bu bağlantı, güzergâh çeşitliliği ve stratejik esneklik sağlayarak enerji, haberleşme ve lojistik altyapıların aynı eksende toplanmasına imkân tanıyıp bölgesel bir altyapı omurgası oluşturmaktadır. Bu nedenle Orta Koridor ve Zengezur bağlantısı bazı aktörlerin açık ya da örtük itirazlarına maruz kalmaktadır. Örneğin Rusya, Türkistan üzerindeki transit ve siyasî etkisini kaybetme riski nedeniyle projeye mesafeli yaklaşırken; İran kendi topraklarını dışlayan bu hattın bölgesel rolünü zayıflatacağını düşünmektedir. Ermenistan geçişlerin dışında kalma endişesiyle sürece direnç göstermekte; ABD ve Avrupa Birliği ise Türkiye merkezli bağımsız bir denetim alanı oluşmasına karşı temkinli bir politika izlemektedir. Merkez Ülke Fırsatı mı, Kaçırılan Tarihi Fırsat mı? Gelinen noktada küresel güç dengeleri köklü biçimde değişmeye devam etmektedir. ABD,  askerî ve ekonomik kapasitesini korumakla birlikte, II. Dünya Savaşı sonrasında inşa ettiği tek kutuplu düzeni sürdürme imkânını giderek kaybetmekte ve uluslararası sistem tek merkezli bir hegemonya yerine kırılgan ve çok aktörlü bir dengeye evrilirken, yeni bölgesel güç odakları öne çıkmaktadır. Bu tarihi kırılma, coğrafi ve tarihî avantajlara sahip ülkeler için önemli fırsatlar üretmektedir. Ancak bu fırsatların doğru stratejiler üretilmeden kazanca dönüştürülmesi mümkün değildir. Zira Türkiye bugün, daha önce de ifade edildiği üzere, bu süreçlerin konuşulduğu masadadır; fakat sandalyede değildir. Bu nedenle Orta Koridor gibi tarihî bir imkâna sahip olmak tek başına yeterli olmayıp, asıl mesele bu hattın hangi kurumsal kapasite ve hangi stratejik vizyonla yönetileceğidir. Türkiye gerekli stratejileri üretebildiği takdirde merkez ülke konumuna yükselebilecek; aksi hâlde günü kurtaran hamlelerle ilerlediği ölçüde yalnızca geçici bir ortak konumuna sıkışacaktır. Devlet aklı ile hükümet uygulamaları arasındaki açının giderek büyümesi bu noktadaki temel problemi oluşturmaktadır. Zira Orta Koridor, uzun vadeli ve çok aktörlü bir proje olarak; tutarlı dış politika, öngörülebilir ekonomi ve kurumsal süreklilik gerektirmektedir. Buna karşılık hukuk güvenliğinin zayıflaması, öngörülemez ekonomi politikaları ve kurumsal erozyon Türkiye’nin lojistik ve finans merkezi olma iddiasını zedelemektedir. Orta Koridorun yalnızca bir ulaşım hattı değil; aynı zamanda sermaye, sigorta, finans ve hukuk düzeni gerektiren bütüncül bir yapı olması nedeniyle, bu alanlarda güven tesis edilmeden Türkiye’nin merkez ülke konumuna yükselmesi mümkün görünmemektedir. Öncelikle Türkistan, Kafkasya ve Anadolu hattı yalnızca bir geçiş güzergâhı değil; bölgesel liderliğe uzanan yeni bir düzen kurma alanı olup Orta Koridor Türkiye için stratejik bir imkân sunmaktadır. Ancak doğru yönetilmediği takdirde başkalarının kazandığı, Türkiye’nin yalnızca taşıdığı bir hatta dönüşme riski taşımaktadır. Nitekim Rusya, ABD, Avrupa Birliği ve bölge ülkeleriyle eş zamanlı ilişki kurma iddiası, stratejik denge üretmek yerine çoğu zaman tepki veren bir görüntü ortaya çıkarmakta; bu durum Orta Koridor gibi projelerde Türkiye’nin güvenilir bir merkez ülke olarak algılanmasını zorlaştırarak üstünlük alanını daraltmaktadır. Üstelik söz konusu hat, tarihî ve kültürel bağlar bakımından Türkiye ile güçlü bir yakınlık arz etmesine rağmen bu fırsatın yeterince değerlendirilememesi riskini de beraberinde getirmektedir. Bu nedenle mesele bir yolu işletmekten öte, kalıcı bir merkez ülke iradesi göstererek bu tarihsel fırsatı değerlendirmek ve günü kurtaran siyasetten ziyade stratejik ve istikrarlı bir devlet aklıyla hareket etmektir. Unutmayalım, tarih yeniden bizi coğrafyamızda etkin olmaya çağırıyor. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. Türkiye orta koridor merkez ülke transit Prof. Dr. Selma Yel, Independent Türkçe için yazdı Prof. Dr. Selma Yel Pazartesi, Şubat 16, 2026 - 14:15 Main image: <p>Fotoğraf: X /&nbsp;TEDxMETUAnkara</p> TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: Tarih bizi çağırıyor: Türkiye Orta Koridor'da merkez ülke mi yoksa transit ülke mi olacak? copyright Independentturkish:

Cenevre öncesi Washington’dan Tahran’a uyarı: “Makul davranın”

Cenevre öncesi Washington’dan Tahran’a uyarı: “Makul davranın”

ABD Başkanı Donald Trump, Cenevre’de yapılacak nükleer müzakereler öncesinde İran’a “daha makul olun” çağrısı yaparak, anlaşma sağlanmaması halinde ağır sonuçlar doğabileceği mesajını verdi.   ABD Başkanı Donald Trump, Cenevre’de yapılacak nükleer müzakereler öncesinde İran’a “daha makul olması” çağrısı yaparken, “Anlaşma yapmamanın sonuçlarını görmek istemediklerini düşünüyorum, bence anlaşma yapmak istiyorlar.” dedi. ABD Başkanı Trump, tatilini geçirdiği Florida’dan Washington’a... Cenevre öncesi Washington’dan Tahran’a uyarı: “Makul davranın” yazısı ilk önce Nupel üzerinde ortaya çıktı.