Hatay'da silahlı kavga: 1 ölü
Hatay'ın Reyhanlı ilçesinde tartıştığı zanlı tarafından silahla vurulan 20 yaşındaki genç hayatını kaybetti
Hatay'ın Reyhanlı ilçesinde tartıştığı zanlı tarafından silahla vurulan 20 yaşındaki genç hayatını kaybetti
Yeniçağ Gazetesi: bugün, 'Yoksulluğun fotoğrafı iftar çadırlarında' başlığıyla çıktı.
Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, sigara bırakma polikliniklerine başvuruların geçen yılın ilk 1,5 ayına göre yüzde 60 arttığını açıkladı.
Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, Türkiye’de Sigara Bırakma Polikliniklerine yapılan başvuruların, geçen yılın ilk 1,5 ayına göre yüzde 60 arttığını açıkladı.
ABD’nin New York kentinde yüzlerce Müslüman, Times Meydanı’nda iftar yaptı, teravih namazı kıldı. Programda 1500 kişiye kumanya dağıtılırken 1200 Kur’an-ı Kerim hediye edildi, iki kişi Müslüman oldu.
ABD’nin New York kentinde yaşayan yüzlerce Müslüman, şehrin en ünlü ve işlek alanlarından Times Meydanı’nda iftar yaptı, ardından teravih namazı kıldı.
Aydın'da 2005 yılında işlenen cinayetin failine yardım ettiği öğrenilen S.D., 21 yıl sonra yakalandı. S.D, çıkarıldığı hakimlikçe tutuklanarak cezaevinde gönderildi.
Emek düşmanı anarko kapitalist Javier Milei’nin çalışma reformu yasa tasarısına karşı Arjantinlilerin öfkesi artarak sürüyor. Başkentte kongre binası kuşatıldı. İspanya’da ise doktorlar bir haftalık grevde.
Transatlantik ittifakın Avrupalı liderleri ve güvenlikle ilgili teknokratları Münih’teki “Güvenlik Konferansı”na katılan Amerikan Dışişleri Bakanı ve Trump’ın “Ulusal Güvenlik Danışmanı” Marco Rubio’nun konuşmasını ayakta alkışlarken arka planda Avrupa’nın bir nükleer saldırıya karşı ABD’den bağımsız “koruma kalkanı” tartışması devam ediyordu. Tartışma konferansın açışını yapan ev sahibi Almanya’nın Başbakanı Merz’in konuşmasıyla yeniden alevlenmişti. Merz, Avrupa’nın “nükleer caydırıcı” ihtiyacını vurguladı. Bunun için de Fransa Cumhurbaşkanı Macron’la görüşmeleri sürdürdüğünü belirten Merz, bu caydırıcılığın Almanya’nın NATO kapsamındaki “nükleer katılım” göreviyle sıkı bir biçimde entegre edilerek gerçekleşmesi gerektiğini kaydetti… Söz konusu görev Almanya’da depolanmış olan Amerikan atom bombalarının (B61 tipi) NATO’nun tarafı olduğu bir nükleer savaş durumunda Alman pilotların kullandığı, Alman uçaklarıyla taşınıp, hedeflerine fırlatılmasını içeriyor. Söz konusu “nükleer katılım” konseptine kendisi atom bombasına sahip olmayan NATO ülkeleri Hollanda, Belçika, İtalya ve Türkiye de dahil. Bilindiği kadarıyla Amerika’nın elindeki yaklaşık 300 B61 atom bombasından yarısı bu beş ülkede depolanmış durumda. Ve bu ülkeler de Almanya gibi bir nükleer savaş durumunda söz konusu bombalarla teçhiz edilmiş füzeleri hedeflerine taşıyacak ve fırlatacak uçakları ve pilotları hazır bulundurmakla yükümlü. Tabii “ateş” emrini verme yetkisi Amerikan askerlerine ait. ∗∗∗ Avrupa’ya artık askeri koruma vermeyeceğini defalarca açıklayan Trump’a rağmen Merz’in sözünü ettiği “entegrasyon”nun nasıl olabileceği ve buradan Avrupa’nın kendisine ait bir “nükleer kalkan” çıkabileceği – en azından şimdilik – belirsiz. Merz yeniden alevlenmesine neden olduğu tartışmaya daha sonra “Almanya’nın kendisine ait atom bombası” gibi bir hedefleri olmadığını açıklayarak frenledi. Savunma ve Dışişleri Bakanları da benzer açıklamalarla ona katıldılar. Ancak Merz’in konferansın açış konuşmasında vurguladığı “Macron’la görüşme” (henüz başlangıç aşamasındaymış) konusu da belirsiz. Aslında bu karmaşık konuyu biraz olsun daha iyi anlayabilmek için Avrupa’daki atom bombalarıyla ilgili mevcut duruma kısa göz atmakta yarar var. Birincisi Almanya’nın kendisine ait atom bombası yok. Silahlı kuvvetleri “yeniden savaşabilir hale getirmeyi” ve milyarca euroluk silahlanmayı hedefleyen hükümetin böyle bir “niyeti” de yok. Almanya, 1970 ve 1990 tarihli iki uluslararası anlaşmayla (“Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması” ve “İki Artı Dört Anlaşması”) kendi nükleer silahlarına sahip olmamayı taahhüt etmiş durumda. Ancak ABD ve Rusya da, yani özellikle son yıllarda, uluslararası hukuğu sürekli çiğneyen iki ülke de bu anlaşmaların tarafları. İkincisi şu anda Avrupa’da sadece iki ülke, Birleşik Krallık ve Fransa, atom bombasına sahip. Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü'nün (SIPRI) tahminlerine göre, Fransa'nın 280 ve İngiltere'nin 120 konuşlandırılmış nükleer silahı bulunuyor. Fransa’nın ayrıca dört nükleer denizaltısı da var. Bu ülkeler her fırsatta bu silahların “Avrupa’nın hizmeti”nde olduğunu açıklıyorlar. Teorik olarak bu bombaların Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde konuşlandırılması mümkün. Buradan bir “Avrupa nükleer gücü” çıksa bile bunun şu anki kapasitesiyle en az 1500’i aktif olmak üzere 6000’e yakın atom bombası olan Rusya’ya karşı bir “caydırıcı” fonksiyonu söz konusu bile olamaz. Böylece milyarlarca euroluk bütçeler gerektiren “nükleer silahlanma” ihtiyacı ortaya çıkıyor. ∗∗∗ Başka sorunlar da var. Ne Londra ne de Paris, bu silahların kullanılması konusundaki karar yetkisini diğer müttefiklerle paylaşmaya kesinlikle karşılar. Böyle bir tartışmanın zaten çok güçlenmiş olan milliyetçi-aşırı sağcı partileri daha da güçlendirecektir. Farage’nin liderliğindeki “Reform UK”, Le Pen ve Bardella liderliğindeki “Ulusal Birlik” partilerinin önümüzdeki seçimleri kazanıp, UK ve Fransa’nın yönetimini üstlenmeleri olasılığı halen gündemde. Böyle bir durumda son günlerde sıkça gündeme gelen “Avrupa ortak savunması”nın ne nükleer ne de konvansiyonel açıdan mümkün olmayacağı da ortada. Önümüzdeki dönemde Almanya’nın Avrupa’nın en güçlü konvansiyonel ordusunu hedeflediğini açıklamış olan Merz’in dillendirdiği “Avrupa’nın nükleer caydırıcı güç”ün, Avrupa Birliği ülkelerinin gönüllü ve ortak girişimleriyle gerçekleşmesi şimdilik mümkün değil. Bunu zaten en başta en başta ABD’nin kabul etmeyeceği ortada. Avrupa’yı Trump’ın liderliği altında “ortaklığa” çağıran Rubio, Münih’ten hemen sonra “Avrupa’nın entegrasyonuna karşı direniş merkezleri” Bratislava ve Budapeşte’yi ziyaret ederek gösterdi. Trump, Avrupa’nın siyasi, ekonomik ve de askeri olarak birleşmesine kesinlikle karşı. Hükümetini Federal Almanya’nın ilk “milli güvenlik konseyi”ni kurarak güçlendiren Merz’in yeniden alevlendirdiği “nükleer silahlanma” tartışmasına, “Neden bizim de atom bombamız olmasın?” sorusunun eşlik etmemesi mümkün değil. Üstelik benzeri bir tartışma komşu ülke Polonya’da çoktan başlamış durumda…
Tasfiyeci politikaya inat, coğrafyadaki her mezar taşı, kendi dilinden yeniden ses vermeye, her dil kendini yeniden kurmaya çalışıyor. Belki çoğu dil artık konuşulmuyor ama toplumsal mirasçıları duruyor. Türkiye bu sosyolojiyi anladığında ve kabul ettiğinde normalleşebilir.
Ümit GÜÇLÜ DELİ MİSİN SEN? Yazan/Yöneten: Kerem Atabeyoğlu Oynayan: Almıla Uluer, Kerem Atabeyoğlu, Emin Hamarat (Dış Ses) ‘Deli misin sen?’ yağmurlu bir gecede Zeynep’in sığınacak bir yer ararken Cem’in kapısını çalmasıyla başlıyor. Hayatının zor bir döneminden geçen Zeynep için bu kapı bir tesadüf; Cem içinse yıllardır koruduğu düzenin sarsılması anlamına geliyor. Cem, hatırlayarak, biriktirerek, yavaş bir yaşam sürerken Zeynep, hızın, gürültünün ve hayatta kalma telaşının içinden geliyor. Aynı evin içinde karşı karşıya geldikçe aralarındaki fark daha görünür hale geliyor; konuşmalar ilerledikçe mesele büyüyor. Aynı çatı altında kalmak zorunda kaldıkça gerilim yükseliyor; karşılaşma bir misafirlikten çıkıp bir hesaplaşmaya dönüşüyor. Oyun, ‘normal’ ve ‘deli’ kavramlarını tersyüz ederken, dönüşen şehirle birlikte değişen insanı da mercek altına alıyor ve sonunda şu soruyu ortaya atıyor: Bu dünyada ayakta kalmak için mi değişiyoruz, yoksa değişmediğimiz için mi “deli” sayılıyoruz? Oyun 25 Şubat’ta saat 20.30’da Fişekhane’de seyirciyle buluşuyor. KAMYON Yönetmen: Şenol Önder Oynayan: Selçuk Delipınar, Ümit İlban, Mehmet Okuroğlu, Oğuzhan Yürük, Gülay Sütçü, Başak Kalkan İstanbul’daki Şişli Tiyatrosu için başlatılan dayanışma festivali ‘Şişli Tiyatrosu Yaşasın! Festivali’nin ilk konuğu Memet Baydur’un aynı adlı eserinden uyarlanan ‘Kamyon’. Oyun, ıssız bir yolda arızalanan bir aracın etrafında başlayan bir bekleyişi anlatıyor. Şoför, muavin ve iki hamal; köyden kente savrulmuş bu dört adam, tamirciyi beklerken yalnızca zamanı değil, geçmişlerini de kurcalıyor. Umutla başlayan sözler, yerini hesaplaşmaya bırakıyor. Tamirci geciktikçe konuşmalar derinleşiyor; yarım kalmış hayaller, gurur, kırgınlık ve hayatta tutunma çabası ortaya dökülüyor. Kamyon artık sadece bozulan bir araç değil, yolculuğun kendisini sorgulatan bir simgeye dönüşüyor. Sade bir yol hikâyesi gibi başlayıp insanın iç dünyasına açılan güçlü ve sert bir yüzleşmeye evrilen Kamyon, 28 Şubat’ta saat 16.00 ve 21.00’de Şişli Tiyatrosu’nda seyirciyle buluşuyor.
Bugün bir filmin kaderini ilk okuyan kişi gerçekten yönetmen mi? Yapımcı mı? Yoksa bir yazılım mı? Bu soru artık spekülatif değil; endüstrinin tam ortasında duruyor. Kültürel üretimin neoliberal optimizasyon mantığına teslim olup olmadığı meselesi, soyut bir teori tartışmasından çıktı. Karar süreçleri ölçülebilir veriye, tahmin modellerine ve performans simülasyonlarına bağlanıyor. Senaryolar henüz sete çıkmadan analiz ediliyor; oyuncu kombinasyonları hasılat projeksiyonlarına göre değerlendiriliyor. Yaratıcılık mı, yoksa algoritma mı karar veriyor, tartışması daha da kızışacak! Los Angeles merkezli Cinelytic gibi şirketler, projelerin ticari potansiyelini veri üzerinden hesaplıyor. Son yıllarda Domestic Box Office tahminlerinde %94-96 doğruluk (bazı çeyreklerde %98-99) sağlıyor. Dijital platformların kullanıcı tutma ve izlenme tamamlanma metrikleri de ortada; optimizasyon çağında içerik kararları yalnızca “iyi hikâye” kriterine değil, izlenme süresi ve davranış verilerine göre şekilleniyor. AI destekli film üretim pazarı resmen patlıyor. Grand View Research'e göre bu pazar 2024'te 3.24 milyar dolar seviyesindeydi ve 2033'te 23.54 milyar dolara ulaşması bekleniyor. Yani senaryoları, oyuncu seçimlerini, hatta hikayenin ritmini bile veriyle "test eden" araçlar, endüstride giderek daha fazla söz sahibi oluyor. YARATICI ÖZNENİN YER DEĞİŞTİRMESİ Film eleştirisinin kendini güncellemesi gerekiyor. Çünkü artık estetik kararlar yalnızca estetik değil. Bir filmin temposu, karakter dağılımı ya da dramatik kırılma noktası sadece sanatsal sezginin sonucu olmayabilir; izlenme grafikleri ve davranış verileriyle tasarlanmış olabilir. Örneğin Shōgun. Ciddi, ağırkanlı ve tarihsel görünen bir anlatı. Ancak dramatik zirvelerinin yerleşimi ve bölüm ritmi, küresel izleyici alışkanlıklarıyla şaşırtıcı biçimde uyumluydu. Kültürel fark korunur gibi duruyor; ama ritim evrensel tüketim temposuna göre ayarlanıyor. Fark bile tasarlanmış olabilir. Ya da Barbie. Feminist söylem, meta mizah ve sistem eleştirisi içeriyordu. Aynı anda marka bütünlüğü, hedef kitle segmentasyonu ve küresel mesaj senkronizasyonu kusursuz işliyor. Burada alkışladığımız şey yalnızca Greta Gerwig’in politik zekâsı mı? Yoksa sistemin izin verdiği ölçüde kurulan, ölçülmüş ve güvenli bir muhalefet mi? Mesele bu yapımları küçümsemek değil. Mesele şu. Seviyoruz. Etkileniyoruz. Heyecanlanıyoruz. Ama alkışladığımız özne kim? Yaratıcı birey mi? Kolektif üretim mi? Yoksa insan kararını çerçeveleyen görünmez veri mimarisi mi? BÜYÜK YÖNETMEN VAR MI? Neoliberal akıl her alanı ölçülebilir çıktılar üzerinden değerlendiriyor. Sinema da bu mantığın dışında değil. Platform ekonomisinde tamamlanma oranı, ilk beş dakikadaki tutunma yüzdesi, sezon sonu geri dönüş ihtimali belirleyici metrikler haline geldi. Güçlü açılış, düzenli dramatik yükselme, optimize edilmiş final… Bunlar artık yalnızca anlatı tercihi değil; performans mühendisliğidir. 2023’teki Writers Guild of America ve SAG-AFTRA grevleri, üretim rejiminin resmen yeniden yazıldığını gösterdi. Senaryonun değil, bedenin ve performansın da veri varlığına dönüştüğünü açığa çıkardı. Mesele “sanat teknolojiye direniyor” romantizmi değil; karar mekanizmasının yer değiştirmesi. Bu koşullarda auteur (yaratıcı yönetmen) tartışması nostalji değil; doğrudan politik bir mesele. Çünkü auteur belirsizlik üretir. Optimizasyon ise belirsizliği risk olarak kodlar. 1970’lerin Yeni Hollywood döneminde Spielberg ya da Scorsese ana akım içinde kişisel estetik alanı açabildi. Gişe baskısı vardı ama estetik sapma mümkündü. Bugün üretim modelleri merkezileşmiş durumda. Belki de bu kuşatılmışlık içinde asıl maharet, Christopher Nolan gibi isimlerin yaptığı gibi, sistemin silahlarını sisteme karşı kullanabilmektir. Nolan, devasa bütçeleri ve algoritmanın talep ettiği 'olay merkezli' yapıyı korurken, araya kendi takıntılarını ve analog dokusunu sızdırabiliyor. Ancak bu tür örnekler, sistemin esnekliğini değil, ne kadar dar bir aralıkta 'istisnalara' izin verdiğini gösteriyor. Sistem, bu dehaları yok etmek yerine, onları kendi 'prestij markası' olarak optimize ediyor. Artık soru “büyük yönetmen var mı?” değil. Asıl soru şu; Büyük yönetmene yapısal olarak alan bırakılıyor mu? Yeni bir dönemdeyiz. Sinema yalnızca anlatı üretmiyor; karar üretim biçimi de değişiyor. Eleştirinin görevi artık sadece estetiği tartmak değil, kararın nerede alındığını görünür kılmak. Aksi hâlde eleştiri, optimizasyon çağında yalnızca iyi tasarlanmış ürünlerin yankısına dönüşür ve öznenin yerini kimin aldığını fark etmez.
Akademisyen Uğur, çalışmasında AKP dönemindeki televizyon dizilerini inceledi. Kadın karakterlerin annelik, evlilik ve itaat ekseninde gösterildiğini aktaran Uğur’a göre diziler muhafazakâr normlar doğrultusunda şekillendiriliyor.
Yunis ALAÇAM Ara Sahne ve Mundial Yapım tarafından sahnelenen “Bazı Kötü Alışkanlıkların Politik Tarihi” adlı eser, 6 Mart’ta Kadıköy Boa Sahne’de oynanacak. Uğur Uzunel’in yönettiği oyunda, Gözde Mutluer ve Canberk Gültekin rol alıyor. Eser, madde bağımlılığını politik bir mesele olarak işliyor.
Altında bizlerin imzası bulunan ve kısa sürede binlerce yurttaş tarafından imzalanan “Laikliği Birlikte Savunuyoruz” metni iktidar çevrelerinde rahatsızlık yarattı. Erdoğan başladı, koro arkadan geldi. Nereden çıkmıştı bu metin, laikliğe yönelik bir tehdit yokken niye böyle bir açıklama yayınlanmıştı, 28 Şubat günleri mi özlenmişti, başörtülü öğrencilerin üniversiteye giremediği zamanlar mı geri çağırılıyordu, laikçiler neyi amaçlıyordu… Laiklik, AKP siyasetinin konuşmayı en sevdiği konuların başında geliyor. Bu meseleyi, muhafazakâr taban üzerindeki ideolojik meşruiyetlerini tahkim edecek, kitledeki dağılmayı tersine çevirecek bir başlık olarak ele alıyorlar. Fakat geçmişin travmalarını yeniden diriltmek için yaptıkları manipülasyonların 2026 Türkiye’sinde sandıkları kadar etkili olmayacağından pek haberleri varmış gibi durmuyor. Söz konusu durum belli başlı nedenlere dayanıyor. Bir kere, “eski Türkiye”, gerçekten eskide kaldı. Buna olumlu-olumsuz farklı yönlerden yaklaşabiliriz. Ama şurası kesin ki AKP’yi iktidara taşıyan ve zaman içinde büyüten sosyopolitik dinamikler yıllar içinde değişti. Cumhuriyet’in kuruluşundan AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılına kadar, muhafazakâr kesimlerin müesses nizamla olan ilişkisi sorunlu şekilde seyretmiş olsa da AKP döneminin başladığı günden itibaren hem devlet hem de roller dönüşüm geçirdi. Siyasal İslam yıllar içinde devlet mekanizmasındaki kontrolünü adım adım artırırken, muhafazakârlaşma dalgası da yukarıdan aşağıya, devletten toplumsal zemine doğru yayıldı. Eğitim akıl ve bilimden uzaklaştırılırken, önleri açılarak yaygınlaştırılan tarikat ve cemaatler, çocukların istismar suçlarının mağduru haline geldiği karanlık bir dünya yarattı. Dincileşme, emek-sermaye ilişkilerini de biçimlendirdi; 12 Eylül’den miras alınan işçi sınıfının örgütsüzlüğü, emek sömürüsünün inanç istismarıyla üzerinin örtüldüğü ve derinleştiği bir noktaya taşındı. Tüm bunlarla birlikte seküler yaşam tarzı, tercihler, alışkanlıklar ve “makul görünmeyen kimlikler” üzerindeki gerici baskılar da yoğunlaştı. Yakın geçmişi sol perspektiften böyle değerlendirebiliriz. Fakat başka bir açıdan, AKP’nin muhafazakâr tabanla kurduğu ilişki açısından bakıldığında ise iktidarda geçirilen 23 yılın ardından nereye varıldığı sorusunu sormak gerek. Gerek geleneksel gerekse de yeni nesil muhafazakâr taban üzerinde, acaba “eskiye dönüş” korkusu sanıldığından daha sınırlı bir sonuç üretiyor mudur? İktidara gelirken, elitlere karşı mazlumların iktidarını kuracağını söyleyenlerin kurallarını belirlediği bu adaletsiz ve bozuk düzen, bugün ideolojik söylemlerin sürükleyicilik kapasitesini azaltıyor olabilir mi? Ömrü çeyrek asra yaklaşan bir iktidarın, halka, dindar kesimlerin devletle olan ilişkilerini düzenlemekten daha fazlasını vermesi gerekirdi. Oysa bugün ülkede milyonlar yoksulluğa sürüklenmiş, düşük ücretlerle geçinmeye mahkûm edilmiş halde. Küçük bir kesim zenginleşip çocuklarının ve hatta torunlarının geleceğini bile garanti altına alırken emeğiyle geçinenlere nasıl bir hayatın reva görüldüğünü hep birlikte yaşıyoruz. “Büyüyen” ekonomide halka düşen pay nerede? Milli servetin millete ait olan kısmına ne oldu? Niye bu ülkenin çalışan insanları kolayca ev ya da araba alamıyor? Niye gönül rahatlığıyla tatile, seyahate gidemiyor? 23 yıllık iktidar deneyiminden sonra, bu halka sunulan, şehirlerin dış çeperinde küçücük evlere kurayla-piyangoyla sahip olabilme ihtimali mi? Bir yanda yoksul mahallelerde çocuklar, gençler imam hatiplere mecbur bırakılıp riskli iş kollarına itilirken, diğer yanda kolejlerde, yurt dışındaki üniversitelerde okutulan imtiyazlı evlatlara pamuk gibi kariyerlerin yolu döşeniyor. Emeğiyle geçinen, yaşamak için çalışmak zorunda olan, çileli yılların ardından yıpranmış bedenleriyle rahat bir yaşlılık geçirmek isteyen emekliye neler çektirildiği ise ortada. Yıllardır “faiz haramdır” diyenlerin kurduğu düzen, yurttaşın belini faizle büktü. Borca batırılan insanların ödediği faizler, bankaları ihya etti. Sonunda inançlıların yüzü değil, finansçıların yüzü güldü. İşte mesele büyük ölçüde bu. Düzenin sahipleri ve ondan nemalananlar, laiklik savunusuna karşı eski ezberlere sığınarak toplumdan rıza almaya çalışırken ortada kendi iktidarlarının yarattığı koca bir enkaz var. Yine “28 Şubat” kartını masaya sürüyorlar. Oysa bu ülkede “28 Şubatçılık” diye bir şeyin kalmadığını ve “28 Şubatçı” diye etiketlemeye çalıştıkları kesimlerin militarizme, darbeciliğe ve elitizme en uzak insanlardan oluştuğunu gayet iyi biliyorlar. Türkiye’de laiklik mücadelesinin de AKP’li yıllarda değişkenlik gösterdiğinin, sivilleştiğinin, devlet merkezli değil, toplumun sahiplendiği bir Cumhuriyet değerine dönüştüğünün onlar da farkında. Laiklik savunusunu marjinalize etmeye çalışsalar, “azgın azınlık” gibi karalamalara başvursalar da laikliğe toplumun geniş kesimlerinin sahip çıktığını görüyorlar. “Laikliğe sahip çıkacağız” diyenlere karşı inancın sözcülüğüne soyunup konuyu farklı yerlere çekmek, saptırmak için yoğun çaba sarf ediyorlar. Bugün Türkiye’de laiklik talep edenlerin, halkın dini inancıyla veya Ramazan’la hiçbir derdi yoktur. Din ve vicdan özgürlüğü, zaten en temel insan hakları arasındadır. Anayasal güvence altındadır. Laiklik insan haklarını ihlal etmez. Laiklik inançlara karşı tarafsızdır; bir sınıfın, zümrenin ya da politik iradenin, dini sömürü ve tahakküm aracı olarak kullanmasına karşı çıkar. Devlet yönetiminin, kamusal alan ve hizmetlerin dini kurallarla değil, akılla, bilimle ve mantıkla düzenlenmesi demektir laiklik. Parmak sallıyor, had bildirmeye çalışıyor ve tehdit ediyorlar. Gerçek şu ki artık halkı ikna edemiyorlar. Tabanları eriyor ve küçülüyorlar; “dava” dediklerine artık çoğunluk inanmıyor. Operasyonların sayısının artması, rakiplerin demir parmaklıkların ardına konulması tam da bu yüzden. Onlar bize, laikliğin altının oyulduğu bir ülkede kimin kazanıp kimin kaybettiğini, kimin ağlayıp kimin güldüğünü, kimin ay sonunu zor getirirken kimin cüzdanının şiştiğini gösterdi. Şimdi bu topraklarda yaşayan herkes için eşit, özgür, adil ve demokratik bir ülke umudunu yitirmeden laikliğe sahip çıkmanın zamanı. ALİCAN ULUDAĞ GAZETECİDİR Bu satırların yazıldığı sırada gazeteci Alican Uludağ tutuklandı. 18 yıldır gazetecilik yapan, yeri yurdu belli bir basın mensubu, “adli kontrol yetersiz kalır” denilerek cezaevine gönderildi. Belli ki Alican’ın daha fazla haber yapmasını, yazmasını istemediler. Alican Uludağ gazetecidir, gazetecilik suç değildir. Bir an önce serbest bırakılmalıdır.
Dış Haberler ABD Başkanı Trump'ın İran üzerinde baskıyı artırmak için sınırlı bir harekat için vur emri verebileceği iddia edildi. İran ise BM'ye, saldırı halinde bölgedeki tüm ABD varlıklarının "meşru hedef" olacağını bildirdi. Wall Street Journal (WSJ) gazetesinin haberine göre Trump, nükleer anlaşmayla ilgili taleplerinin kabul edilmesini sağlamak için önümüzdeki günlerde Amerikan ordusuna İran'a "kapsamı sınırlı bir saldırı" emrini verebilir. Haberde, bunun Tahran'ı nükleer anlaşmaya zorlamak için tasarlanmış aşamalı bir saldırı planı kapsamında gerçekleşebileceği, ABD yönetiminin bu yolla İran'a şartlarını kabul ettirmeyi hedeflediği belirtiliyor. Bazı askeri tesis ve hükümet kurumlarının hedef alınacağı bu "sınırlı saldırın" sonuç verirse Amerikan ordusunun aşamalı olarak rejimin tesislerine saldırılarını yoğunlaştırarak kapsamını genişleteceği ve bunun İran rejiminin devrilmesine yol açabilecek boyuta ulaşabileceği belirtiliyor. 10-15 GÜN SÜRE VERDİ Trump ise İran ile müzakerelerde sonuç alınması için 10 ila 15 günlük bir sürenin yeterli olacağını söyledi. Trump, "İran'a ültimatom" başlıklarıyla duyurulan açıklamasında, bunun Tahran rejimine tanınabilecek "maksimum süre" olduğunu ifade ederken "Ya bir anlaşma sağlayacağız ya da onlar için talihsiz bir durum olacak" dedi. Tahran ise Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ise ABD'nin bir saldırı düzenlemesi halinde "ABD'nin bölgedeki tüm varlıklarının meşru hedef olacağını" bildirdi. Mektupta, Amerikan ordusunun saldırması halinde "ABD'nin bölgedeki tüm üsleri, tesisleri ve varlıklarının meşru hedefler olacağı" kaydediliyor. Bu arada bölgede askeri hareketlilik artıyor. Trump'ın, USS Abraham Lincoln'da sonra gönderdiği ikinci uçak gemisi USS Gerald R. Ford'un Akdeniz'de olduğu bildirildi.