Son dakika... Ünlülere uyuşturucu soruşturmasında yeni gözaltılar: Murat Dalkılıç, İsmail Hacıoğlu, Kaan Tangöze...

Son dakika... Ünlülere uyuşturucu soruşturmasında yeni gözaltılar: Murat Dalkılıç, İsmail Hacıoğlu, Kaan Tangöze...

Ünlülere yönelik uyuşturucu ve fuhuş soruşturması derinleşiyor. Bu sabah gerçekleştirilen operasyonlardaaralarında şarkıcılar Murat Dalkılıç, Kaan Tangöze, oyuncu İsmail Hacıoğlu ve sosyal medya fenomeni Kemal Doğulu’nun bulunduğu 17 şüpheli gözaltına alındı. İSİM İSİM GÖZALTI LİSTESİ Gözaltına alınan isimler şöyle: 1.Hakan Tunçelli (Terzi isimli mekan işletmecisi) 2.Sırrı Murat Dalkılıç (Şarkıcı) 3.Rıza Kaan Tangöze (Duman Grubu Solisti) 4.Murat Cevahiroğlu 5.Barış Talay 6.Hakan Kakız 7.Kemal Doğulu 8.Murat Öztürk (Bonivex isimli işletme sahibi) 9.Murathan Kurt (Züber isimli firma ortağı) 10.Nailcan Kurt (Züber isimli firma ortağı) 11.Alihan Taşkın 12.Tolga Sezgin 13.Ramazan Bayar 14.Aygün Aydın 15.Buse Görkem Narcı 16.İsmail Hacıoğlu 17.Furkan Koçan Altın yatırımı olanlara kritik uyarı! Düşüş geçici mi? Galatasaray'da Okan Buruk'un Juventus planı ortaya çıktı! Sane ve Yunus Akgün kararı

Türk ordusunun ilk tankları

Türk ordusunun ilk tankları

Türk askerinin tankla ilk karşılaşması, bu silahın dünya savaş tarihine girişinden sekiz ay sonra gerçekleşti. Tank, 15 Eylül 1916'da Somme Muharebesi'nde İngilizlerin Almanlara karşı kullandığı yeni bir silahtı; ağır zırhı, paletli hareketi ve makineli tüfekleriyle savaş alanında görülmemiş bir psikolojik etki yaratmayı hedefliyordu. Ancak Batı Cephesi'ndeki bu ilk deneme beklenen sonucu vermedi; tankların büyük çoğunluğu bataklık arazide hareket edemez hale geldi, Almanlar ise beklenmedik bu silaha karşı kısa sürede önlem geliştirdi. 19 Nisan 1917 sabahı İngilizler bu kez Filistin'in Gazze şehri önlerinde sekiz adet Mark I tankını Osmanlı mevzilerine sürdü. Türk Genelkurmay ATASE kayıtlarına göre saat 12.20'de tel örgülerine yaklaşan İngiliz tankı karşısında Türk erleri mevzilerini terk etmedi. Türk topçusu, İngiliz değerlendirmelerinin de kabul ettiği üzere, tankları şaşırtıcı bir kolaylıkla tahrip etti; sekiz tanktan üçü Osmanlı ateşiyle orada kaldı. Tankların yarattığı psikolojik etki bu kez ters işledi: Kullandığı silahın işe yaramadığını gören İngiliz piyadesinin morali bozulurken Türk savunucularının özgüveni yükseldi. Tankı yakın mesafeden durduran Türk topçusu, onu etkisizleştirmenin mümkün olduğunu bizzat ispat etmişti. Tankla karşılaşma savaşın bitmesiyle sona ermedi. Mondros Mütarekesi'nin ardından İstanbul'u işgal eden Fransız birlikleri çok sayıda Renault FT-17 tankını şehre çıkardı; Taksim'den Beyazıt'a, Sarayburnu'ndan Sirkeci'ye kadar bu makineler İstanbul sokaklarında devriye attı. Aynı yıllarda Adana ve Antep bölgelerini işgal eden Fransız kuvvetleri de tanklarını Kuvâ-yi Milliye'ye karşı kullandı. Temmuz 1920'de Adana Yüreğir Ovası'nda Recep Çavuş komutasındaki müfreze, tanklara rağmen Fransız kuvvetlerini geri çekilmek zorunda bıraktı; 26 Nisan 1920'de ise Antep Mağarabaşı'nda Fransız tank hücumu yakın muharebe ile durduruldu. 28 Ağustos 1920'de Adana'nın kuzeyindeki Mercin'de (Adana Sarıçam ilçesi sınırları içinde, zamanla başka mahallerle birleşmiş bir yer) iki Fransız tankının destek verdiği saldırıda bir Türk savaşçısı, tanksavar silahı olmaksızın üzerine atladığı tankı etkisizleştirmeye çalışırken şehit düştü. Kurtuluş Savaşı cephelerinde tekrarlanan bu yakın temas, Türk askerinin zihninde tanklara dair önemli bir kanıyı pekiştirdi: Bu silah yenilmez değildi. Cumhuriyetin İlk Tankı: Fransa'dan Renault, Sovyetler'den T-26 Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucuları, savaş alanlarında tankın belirleyici rolünü yerinde görmüştü. Mustafa Kemal'in en önemli askeri önceliklerinden biri ordunun motorize edilmesiydi; ancak genç cumhuriyetin ekonomik şartları bu vizyonu kısa vadede hayata geçirmeye elvermiyordu. 1925 yılında Kıdemli Yüzbaşı Tahsin Yazıcı, Fransa'ya tank eğitimi için gönderildi. Bu hamle, Türk zırhlı birliklerinin kuruluş sürecinin öncüsü olan bir subayın yetişmesini sağladı. Üç yıl sonra, 1928'de Fransa'dan satın alınan Renault FT-17 hafif tankı Maltepe Piyade Atış Okulu'na teslim edildi. Cumhuriyetin ilk tankı olan bu araç, 6,5 ton ağırlığında, 35 beygir güçlü motoru ve 37 mm'lik topuyla modern standartlarda değildi; ama eğitim amaçlı bir başlangıç için kapıyı aralamıştı. Asıl kırılma 1932'de geldi. Başbakan İsmet İnönü'nün Sovyetler Birliği'ne gerçekleştirdiği resmi ziyaretin ardından Kızıl Ordu, Türkiye'ye Cumhuriyetin onuncu yılı armağanı olarak dört T-26, bir T-27 tanketi ve bir T-35 yüzücü tankı hediye etti. Bu araçlar, eğitim ve tatbikat birliği düzeyinde ilk karma tank bölüğünün kurulmasını mümkün kıldı. Ancak bir eğitim birliği ile gerçek muharip bir birlik arasındaki mesafe büyüktü. Lüleburgaz'da Doğan Zırhlı Kuvvetler 1934 yılı, Türk zırhlı birliklerinin kuruluş tarihi olarak kayıtlara geçti. Sovyetler Birliği'nden satın alınan 64 adet T-26 tankı ve 34 adet BA-6 ile BA-3 zırhlı otomobil ile ilk Tank Taburu Lüleburgaz'da teşkil edildi; komutanlığına ise 'Türk tankçılığının babası' olarak anılacak Binbaşı Tahsin Yazıcı getirildi. Tabur, iki zırhlı otomobil bölüğü ve üç tank bölüğünden oluşuyor; her bölük, komutan tankı dahil 21 araçtan teşekkül ediyordu. Bu teşkilat, Türk Kara Kuvvetleri'nin zırhlı birlik geleneğinin nüvesini oluşturdu. 1937'de yine Lüleburgaz'da ilk Zırhlı Tugay kuruldu; motorize piyade ve motosiklet birlikleri de eş zamanlı biçimde şekillendirildi. İkinci Dünya Savaşı Eşiğinde Silahlanmanın Zorlukları 1939'da İkinci Dünya Savaşı'nın kapıya dayanmasıyla Türkiye'nin elindeki tank envanteri hem sayı hem kalite bakımından yetersiz kalıyordu. Avrupa'da Almanya'nın tankları Fransa'yı 40 günde çökertiyor, Panzerkampfwagen birliklerinin yıldırım savaşı kavramı (Blitzkrieg) geleneksel savunma anlayışını kökten değiştiriyordu. Türkiye'nin ittifak seçeneklerini tartarken İngiltere ve Fransa ile imzalanan anlaşmaların bir parçası olarak 1940 yılında Fransız Renault R-35 (100 adet) ve İngiliz Vickers 6-ton (16 adet) tankları alındı; bu araçlarla Lüleburgaz'da ilk Tank Alayı kuruldu. Ne var ki dönemi iyi tanıyan kayıtlar, bu alımların içler acısı gerçeğini gizlemez: Renault R-35 telsiz ve uçaksavar silahından yoksun, yavaş, kullanışsızken Vickers birlikleri arasında ironik biçimde 'Kelebek' lakabıyla anılırdı çünkü görece daha hızlı ve manevra kabiliyeti yüksekti. Ama nihayetinde ikisi de döküntüydü. Sorunun özü, teknoloji ve endüstri eksikliğiydi. Tank fabrikası olmayan Türkiye, bu silahı dış kaynaklara bağımlı kalmadan temin edemiyordu. Avrupa, 1931 ekonomik krizinin yaralarını sararken Türkiye o dönemde Almanya ile bir tür mal takas anlaşması olan Kliring düzenlemesine girmek zorunda kalmış, silah ve mühimmatın bir kısmını bu yolla temin etmişti. Savaş yıllarında tarafsızlık politikası izleyen Türkiye hem Müttefik güçlerden hem de Nazi Almanyası'ndan tank desteği sağladı: ABD'den 220 adet M3 Stuart ve 25 adet M4 Sherman, İngiltere'den Valentine ve Vickers tankları, Almanya'dan 22 adet Panzer III ve 15 adet Panzer IV. Bu araçların büyük çoğunluğu savaş görmüş ikinci el malzemeydi; Türk teknisyenlerinin gayretiyle revize edilerek hizmete sokuldu. 1943 yılında Kırıkkale'de Makine Kimya Endüstrisi bünyesinde gerçekleştirilen bir girişim, bu tablonun en çarpıcı göstergesiydi. Mühendis Kamil Necati ve ekibinin tasarladığı, zırh levhası, topu ve paleti yerli üretim olan ama motoru Ford'dan temin edilen hafif bir tank prototipi üretildi. Bu araç, 1946 Cumhuriyet Bayramı töreninde geçit yaptı ve kamuoyuyla buluştu; ancak ne motor üretimi sağlanabildi ne de endüstriyel altyapı seri üretime elvermişti. Hayalden gerçeğe uzanan bu yolun tamamlanması, üç çeyrek yüzyıl daha bekleyecekti. Türk ordusunun tank tarihinin ilk sayfası, Gazze'nin kumlu ovalarında 1917'de yazıldı. Oradan İstanbul'un işgal yıllarına, Kurtuluş Savaşı cephelerine ve ardından Lüleburgaz'daki tank taburuna uzanan bu serüven; askeri modernleşmenin, teknolojik bağımlılığın ve endüstriyel kapasite yetersizliğinin iç içe geçtiği bir tarihin özetidir. Aradan 110 yıl kadar geçti. Bugün kendi Altay tankımızı üretmeye çalışıyoruz. Altay tanklarıyla ilk Zırhlı Tugayımızı kurduğumuz gün, zinciri kırdığımızı ilan edeceğiz. KAYNAKÇA Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Türk İstiklal Harbi, IV'üncü Cilt: Güney Cephesi, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 2009. Nedim, Şükrü Mahmut, Filistin Savaşı (1914-1918), çev. Abdullah Es, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Genelkurmay Basım Evi, Ankara, 1995. Turhal, Abdullah, T-26 B Seyyar Çelik Kale: Türk Ordusunun İlk Tankı T-26 B, FNSS Savunma Sistemleri A.Ş., Ankara, Aralık 2020. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. Türk Ordusu tank Dr. Osman Gazi Kandemir, Independent Türkçe için yazdı Dr. Osman Gazi Kandemir Pazartesi, Şubat 16, 2026 - 13:30 Main image: <p>Kolaj: Independent Türkçe</p> TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: Türk ordusunun ilk tankları copyright Independentturkish:

Vicdan ve adalet

Vicdan ve adalet

Haklı ile haksız arasında açık bir ayırım yapılması için adalet! Dil, kültür, inanç, kimlik ve sınıfsal farklılıkları ile yurttaşların yasa önünde eşitliği ve eşit yurttaşlık için adalet! demokratik hakların yasaksız, kaygısız, korkusuz kullanılması için vicdan adalet! Duygu ve düşünceleri sanat ve edebiyat eserleriyle dile getirme, paylaşma, gösterim hakkı için adalet! Düşünmenin, konuşmanın, araştırmanın, üniversitenin özerkliği ve entelektüel faaliyetlerin özgürlüğü için adalet! Devlet gücünün demokratik, özgürlükçü bir anayasa ile dengelenmesi, temel yurttaşlık haklarının güvencesi için adalet! Mahkeme kararıyla suçu sabit olmayan yurttaşların masumiyeti için adalet! İktidar gücünün anayasal ve yasal “denge ve denetimi” için adalet! Şeffaflık ve hesap sorulabilirlik için ve adalet! Ekonomik, sosyal ve kültürel değerlerin dağılımında ayrıcalıkların eşitlikten doğduğu adil bölüşüm için adalet! 1915'le, Mustafa Suphilerle, Şeyh Saitlerle, Koçgiri, Zilan, Dersim, Sivas ile yüzleşmek için adalet! 12 Eylül darbesiyle ve bütün darbelerle,12 Eylül zindanları ve Diyarbakır 5 Nolu Askeri Cezaevi vahşetiyle, yüzyıllık tarihimizde unutturulan, yok sayılan bütün katliamlarla, yargısız infazlarla, gözaltında kayıplarla, idamlarla, 1 Mayıs 1977, Maraş, Çorum, Madımak, Lice, Sur, Cizre, Roboski’de katledilenlerle, köy ve mezralarda evleri yakılan, göçe zorlanan yüzbinlerle, yargısız infazlarla, gözaltında kaybedilenlerle, OHAL rejimleriyle, yüzleşmek için adalet! 2000 yılında Hayata Dönüş Operasyonu örtüsü altında, onlarcası ‘yok edilen’ , yüzlercesi yaralanan ve sakat bırakılan siyasi tutsaklara dayatılan zulümle yüzleşme için adalet! Tutuklu gazetecilerle, milletvekillerine infaz yasasının taraflı uygulanmasıyla, kayyumların yerel yönetimleri işgaliyle yüzleşmek için adalet! İnkâr edilen yok sayılan, ezilen, hor görülen, sömürülen, halklar ve kuşaklar için adalet! Cumartesi Annelerine ve Barış Annelerine adalet! Kadınlara adalet! İnsanın insan olmaktan gelen, dokunulmaz ve devredilmez haklarının koşulsuz sahiplenilmesi için adalet! Toplumsal yaralarımızı adil bir duyguyla sarılması, hakikat için adalet! Bedenin dokunulmazlığı, cinsel tercih hakkı, görünür görünmez eril tahakküm karşısında özgürlüğün korunması için adalet! Munzur’da, Fırtına Vadisinde, Kaz Dağlarında, doğanın, evrenin kurulu dengesinin dokunulmazlığı ve kutsallığı için, suyun, havanın, ışığın, toprağın korunması ve ortak sürdürülebilir kullanım hakkı için adalet! Kentsel dönüşümün sermayenin hırsları ve rant için değil, insan yerleşimi ve yaşanılır mekanlar içinde bir arada eşit ve ortakçı bir yaşam için adalet! Çalışma hayatının, emeğin değerinin, düşünce emeğinin, çocuk emeğinin, göçmen emeğinin, kadın emeğinin her türlü sömürü karşısında korunması ve bütün yasal, meşru direniş haklarının savunabilmesi için adalet! İhtiyaca göre üretim ve bölüşüm! İş, aş, ekmek için adalet! Herkesin sağlıklı yaşam hakkı ve sağlıkçılar için adalet! Operasyonel adaletsizliğe karşı adalet! *** Dünyamız sadece şatafata tapınan muhterisler, zalim muktedirler yüzünden yaşanmaz hale gelmedi. Zulme ve zorbalığa karşı çıkmayanlar, bedel ödemekten kaçınanlar nedeniyle de yaşanmaz hale geldi dünyamız... Gerçeği bilmeyen ya da bilmezlikten gelen, zulme boyun eğen bir toplum ve halk adaletsizliğin temelidir. Zalimden korkulursa, zulüm ortamı ‘normalleşir’ ve yeni ‘normal ’halini alır. *** Adaletsizliğin insan ve toplum vicdanını kirletmesini engellemek mümkündür. Zalimden korkmadan, zulüm ve zorbalık düzeneğine karşı direnerek kazanmak mümkündür. İktidarcı, tekçi, operasyonel adaletsizlikten kurtuluş mümkündür. Adaletli ve vicdanlı bir toplum ve halk idealine ulaşabiliriz. Demokratik direnme hakkını kullanarak insanlığın yüce ideallerine ulaşabiliriz. İsteyelim... Zaman kaybetmeden… *** "Hoşgörüsüzlüğe karşı hoşgörü, vesayete karşı özgürlük, fanatizme karşı hümanizm, mekanikleştirmeye karşı bireysellik ya da zorbalığa karşı vicdan"… Önce vicdan!.. "İyi olmak kolaydır, zor olan adil olmaktır, en mükemmel adalet vicdandır" da ondan… Zulüm düzeneğinin çözülme süreci, baskı koşullanması altında ‘kararan ruhları’ öncelikle vicdanlardan sökülüp atılmasını ve aydınlanması sürecini getirir de ondan! Halk birleşerek zalim ve adaletsiz düzenden desteğini çektiğinde o düzen çözülür, çöker gider. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. VİCDAN ADALET Celalettin Can, Independent Türkçe için yazdı Celalettin Can Pazartesi, Şubat 16, 2026 - 23:30 Main image: <p>Görsel:&nbsp;freepik</p> TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: Vicdan ve adalet copyright Independentturkish: