Birleşik Mücadele** (2) |  Dil, dayanışma ve sorumluluk: Siyasetin Ahlâkı Seçim

Birleşik Mücadele** (2) | Dil, dayanışma ve sorumluluk: Siyasetin Ahlâkı Seçim

Geçen hafta sanat üzerindeki yasaktan üniversitelerin kuşatılmasına, kadınlara yönelik cezasızlıktan emek sömürüsüne uzanan başlıkların aynı siyasal aklın ürünü olduğunu ve bu nedenle mücadelenin de parça parça değil, yan yana, geniş bir hatta yürütülmesi gerektiğini vurgulamıştım. Bu birleşik mücadele önermesini yalnızca rejimin uygulamalarına karşı bir tepki hattı olarak görürsek yanılırız. Mücadele mağdurların, sivil toplumun, siyasi partilerin, kısacası tüm muhalefetin kendi siyasal dilini ve sorumluluk bilincini yeniden kurmasını da gerektirir. Ancak muhalefetin önemli bir bölümü hâlâ iktidarın gündemine, bu gündemin boş girdabına kapılmış halde. Bizim artık gündem açıklamalarıyla yetinen somut dayanışma eylemleriyle bütünleşmeyen bir muhalefete, birbirine küfreden genel başkan / belediye başkanı kavgalarına; iç hesaplaşmaların iktidar yerine farklı fikir beyan eden, eleştiren, itiraz eden, itaat etmeyen üye ve delegeye dönüşüne, ihraçlara, ayrışmalara ayıracak zamanımız yok. Daha dün iktidar partisinin politikalarını belirleyen bakan danışmanların CHP’nin iktidar programlarını belirleyici aklına da hiç muhtaç değiliz. Bu, seçmene “başka bir yol” ve değişim vaadini daha en baştan boşa düşüren bir siyasal yoksullaşmadır. Ana muhalefet partisinin iktidar kadroları sağ partilerden gelen; partinin geçmişinden, siyasi hedefinden son derece uzak isimlerin böylesi kritik bir dönemde üstelik önemli bir oranda parti yönetiminde karar verici pozisyona taşınmasıyla şekillendiğinde ideolojik sapma kaçınılmaz olur. İşte o zaman diliniz aşağılayan, üstten bakan, yeren, yanlış bir yere kayar. Örneğin köylünün çiftçinin hakkını savunurken “köylüyüz işte”, “tarım en eğitimsiz kitlenin elinde” deyiveririsiniz. Üstelik bunun bir gaf olduğunu bile fark etmezsiniz. Örnek olarak ABD modelini översiniz. Toplum, iktidarın kötü politikalarının mimarlarından daha iyisini yani mevcut aklın değişmesini istiyor. İdeolojik tarafı net, ilkeli, tutarlı ve cesur bir alternatif görmek istiyor. İhtiyacımız olan da bu. Yerel yönetimlerde ise başka sorunlar büyüyor. Başarılı sosyal projeleriyle, eşit, kapsayıcı hizmet anlayışıyla toplumun bu beklentisini karşılayan isimler iktidar eliyle görevden yani toplum üzerindeki etki alanlarından uzaklaştırılıyor, iftiralarla, gizli tanıklarla tutuklanıyor. Ancak madalyonun diğer yüzünde güç zehirlenmesi var. Kimin, hangi liyakat kriteriyle neden ve nasıl aday belirlediği bilinmeyen – aslında pekâlâ bilinen – çürük yumurtaların bir bir folluktan düşüşünü seviyesizlik ve çapsızlıktan arınmaya çalışarak ve derin bir üzüntüyle takip etmek zorunda kalıyoruz. Öyle ki seçimlerden bu yana iktidar partisine geçen milletvekilleri, belediye başkanları, meclis üyeleri rakamları birleşik mücadele hattında omuzdaş olması gereken bir başka sol partinin liderinin meclis konuşmasına taşıyacağı kadar dudak uçuklatan boyutta. Demem o ki en önce kendi evimizde birleşik mücadele hattının aktörleriyle buluşmak, sorumluluk makamlarını güç için değil tutarlı bir mücadele ortaklığıyla belirlemeliyiz. Güçlünün; haydi iyi niyetle rastgele seçtiği diyelim bu örneklerden özüne yönelenler yanında bir de özünü içselleştirememiş olanların geldiği konumu kibirle kullanan, alkış bekleyen öfke patlamalarına tanık oluyoruz. Siyaseti kişiselleştiren bu tarz; bedel ödetilen ya da toplumun ihtiyaçlarına adanmışlıkla odaklanan ve başarıyla çalışan mevkidaşlarının yerel başarılarını gölgede bırakıyor. Oysa yerel demokrasi, tek kişilik gösterilerle değil; ortak akılla, katılımcılıkla ve hesap verebilirlikle güçlenir. Güç zehirlenmesi yaşayan bazı belediye başkanlarının seçilmiş meclis üyelerini kibirle, küçümseyişle azarlayan; onlara oy veren seçmenin -yani iktidar yolunda oyuna talip olduğumuz bizim dünya görüşümüze daha uzak olanların- tercihini nasıl etkileyeceğini düşünemeyen öfke patlamalarıyla vakit kaybedemeyiz. Bizim seçmeni ayrıştıran yerleşmiş kamplaşmaları körükleyen bu halden çok geniş bir mücadele hattına, güven veren çözümlere, bu mücadele hattında konsolide olacak eşitlik ve emek hakkına odaklanmaya en çok da tutarlı olmaya ihtiyacımız var. Seçmene iktidar umudu pazarlayan, güç mevkilerini kişiselleştiren ve bir daha kalkmamak üzere ele geçirmeyi refleks edinen muhalefet anlayışı, kazanımlarımızı, başarılarımızı eritir, gölgeler. İktidarın gündemine hapsolup kendi başarılarını görmezden gelen popülist, kapsayıcılıktan uzak söylemler her şeyden önce her yere koşan sivil toplum temsilcilerine, hak savunanlara, muhalefet ortaklarına, topluma haksızlık. CHP’nin her yere koşmaya çalışan, her gün başka kentte miting miting dolaşan genel başkanının, örgütün emeğine ve kendisine haksızlık. Canımı çok yakan bir örnek vereyim. Gencecik yaşında erken ve talihsiz bir vefatla uğurladığımız Gülşah Durbay’ın vedasında onu en incindiği yerden iktidarın arzu ettiği dedikodu ve iftira batağını hatırlatıp, unutana yeniden malzeme ederek uğurlamak yerine kısacık görev zamanında geride bıraktığı başarılı işleriyle uğurlamayı akıl edebilen bir siyaset biçimine ihtiyacımız var. Kadına yönelik şiddet yalnızca uygulayanın, saldıranın elinden gelmiyor. Görmezden gelmek de bir şiddet biçimi. Hak edilmiş başarının önüne geçen, eril siyasetin işine gelen yerden kurulan samimi savunular da öyle. Sessizlikle, dikkatsizlikle, yanlış yerde kurulan cümlelerle yeniden üretiliyor bu şiddet. Siyaset, en çok da yas tutarken, anarken, sahiplenirken ve adalet ararken sınanır. Oysa diğer yanda son derece başarılı yerel yönetim projeleri hayata geçmiş, sonuç almış, topluma nefes aldıran hizmetler var. Bunları konuşmalı; yerel başarıların yerinde kalmayan başarı öykülerini sırtlayan bir görünürlük hattına, özenli parti programlarıyla bütünleşen, tutarlı ve sürdürülebilen çalışmalarımızı konuşmaya ve çoğaltmaya, yaygınlaştırmaya ihtiyacımız var. Ben Gülşah başkanı toplumsal cinsiyet eşitliğine odaklı kadın ve çocuklar için fark yaratan hizmetleri ve katılımcı yerel yönetim modellerinin önemini kavrayışıyla, kent konseyini aktif hale getirmesiyle, kadın, genç ve çocuk meclisleriyle anıyorum. Sosyal belediyecilik uygulamalarıyla yoksulluğa nefes aldıran, kamusal hizmetleri erişilebilir kılan, kadınlara, çocuklara, gençlere doğrudan dokunan çalışmalar yerelinde kalmamalı; aktarılmalı, çoğaltılmalı, görünür kılınmalı. Yerel başarıların, özenli parti programlarıyla bütünleştiği; tutarlı, sürdürülebilir ve denetlenebilir bir siyasal yola ihtiyacımız var. Birleşik mücadele dediğimiz şey, yan yana fotoğraf vermekten ibaret değil. Bütünlüklü bir hat olmalı. Ortak bir dil, ortak bir bakış, ortak bir kavrayış ve eyleme dönüşen bir sahipleniş ister. Tahakküm değil, güven ister. Söylenen her sözün, kurulan her cümlenin, seçilen her kelimenin sorumluluğunu taşımayı ve kapsayıcı bir tutarlılıkla aktarım gerektirir. Bir önceki yazıda işaret ettiğim gibi mesele yalnızca iktidarın baskıcı tercihleri değil; bu tablo karşısında nasıl bir siyasal duruş inşa edeceğimizdir. Değişim sloganla değil kavrayışla olur. Dayanışmayla mümkündür. Azalarak, ayrışarak değil; omuz omuza durarak. Her cümleyi bilinçle kurarak, her kelimeyi omuzlayarak. Ancak böyle bir siyaset bu ülkeye gerçekten nefes aldırabilir. İşte bu nedenle geniş ve birbirini geliştiren, birbirinden beslenen bir birleşik mücadele hattında buluşmak artık bir tercih değil, tarihsel bir sorumluluktur.

Sağlığa kavuşmaları kampanyalara kaldı

Sağlığa kavuşmaları kampanyalara kaldı

Ada Sude ATAK Bir tür kas erimesi hastalığı olan Duchenne Musküler Distrofi (DMD) hastalığında düzenli tedavi ve takip çok önemli. Erkek çocukları etkileyen hastalıkta ilaçlara ve tedaviye erişim her geçen gün zorlaşıyor. Yardım kampanyaları ile tedavilerine erişmeye çalışan aileler, ilaçların ve tedavilerin pahalılığından şikâyetçi. DMD, motor gelişme geriliği ve ayakta durmada güçlüğü ile ortaya çıkıyor. İlerleyen yaşlarda bireyin tekerlekli sandalyede yaşamasına neden olan hastalıkta, solunum ve kalp kası da etkileniyor. Ülkede 4 bine yakın çocuk DMD ile mücadele ediyor. Bu çocuklardan biri de 8 yaşındaki Emre Tuna Öztürk. 2021 yılında, henüz dört yaşındayken DMD teşhisi konulan Öztürk’ün tedavisi kapsamında kullanılacak olan ‘elevidys’ adlı ilacına ulaşmak için 2024 yılının Kasım ayından bu yana kampanya yürütülüyor. Yaklaşık 3 milyon dolarlık tedavi için başlatılan kampanyanın yüzde 85’lik kısmı tamamlanırken aile kritik eşikte olduklarını söyledi. Tedavinin uygulanabilmesi için gereken "yürüme yetisini kaybetmemiş olma’’ şartı olduğunu anımsatan Öztürk ailesi ‘‘Zamanla yarış içindeyiz’’ dedi. Baba Ramazan Öztürk, tedavinin bir an önce başlaması gerektiğini belirterek, şunları söyledi: “Bu hastalıkta yürüme yeteneğinizi kaybederseniz maalesef tedaviyi alamıyorsunuz. O yüzden acelemiz var. Şu an dünyada başka bir tedavi seçeneği yok. Eğer bu tedaviyi alamazsak çocuğumuz önce yürüme yeteneğini kaybedecek, ardından adım adım solunum cihazına bağlanacak ve tamamen yatalak hale gelecek.”  İlacın tam bir iyileşme sağlamasa da hayati önem taşıdığını söyleyen baba Öztürk “Tedaviyi alınca hastalık çok yavaşlayacak ve yaşam kalitesi artacak” diye konuştu.

Çocuklara Ramazan çizelgesi dağıtıldı

Çocuklara Ramazan çizelgesi dağıtıldı

İlayda SORKU Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB)  "Ramazan Genelgesi" kapsamında tüm kademelerde başlattığı “Maarifin Kalbinde Ramazan” temalı etkinliklerine tepkiler sürüyor. Bunun son örneği İstanbul Çekmeköy'deki Hatice Mehmet Ekşioğlu Ortaokulu'nda yaşandı. Okulda öğrencilere Ramazan çizelgesi dağıtılırken çocuklardan tutukları oruç, kıldıkları namaz, verdikleri sadaka, gittikleri teravih ve Kuran okuma sayılarını tutmaları istenildi. Ayrıca öğrencilere oruçlarını açarken edecekleri duaların yazılı olduğu kâğıtlar dağıtıldı. Eğitim Sen İstanbul 2 No’lu Şube Hukuk Sekreteri Çayan Çalık, MEB’in okullara gönderdiği genelgenin ‘‘kanunsuz ve dayanaksız emirler silsilesi içerdiğini’’ söyeledi. Çalık, ‘‘Genelge Anayasa’nın birçok maddesine aykırı. Bu gerici faaliyetin dayanağını oluşturmaya çalışmışlar ancak buna rağmen dayanaklandıramamışlar" dedi. Çalık özetle şu ifadeleri kullandı: "Bu diğer inançları yok sayan bir faaliyet ve dolayısıyla yazının derhal geri çekilmesi gerekiyor. Fakat toplumsal muhalefet bu gidişatı engelleyemezse önümüzdeki dönemde gerici saldırılar yalnızca eğitim alanıyla sınırlı kalmayacak." ∗∗∗ ANAYASA’YA AYKIRI DEĞİLMİŞ! Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, okullara gönderilen Ramazan genelgesine ilişkin dün açıklamalarda bulundu. Genelgenin Anayasa’ya aykırı olmadığını ileri süren Tekin, "Bunu bu şekilde sunmanın cehaletten başka hiçbir açıklaması yok. Eleştirilerin elle tutulur hiçbir tarafı yok. Okullarımızda Noel ağaçları süslenirken bu kişilerin sesinin çıkmasını beklerdim. Kültürümüze Noel nereye oturuyor? Bunu söylemelerini beklerdim" dedi. Öte yandan Tekin yaptığı açıklamada "Okullarda ara tatiller kaldırılacak mı?" sorusuna yanıt verdi. Tekin bu konuda alan araştırması yaptıklarını kaydetti.

Önemli bir adım!

Önemli bir adım!

Dün; TBMM Başkanı Numan Kurtuluş’un başkanlığında “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”, 21. ve son toplantısını yaptı… Kurtulmuş, ortak raporun 7 bölümden oluştuğunu belirterek başlıkları komisyona sundu… Başlıklar şöyleydi… 1- Komisyon çalışmaları. 2- Komisyonun temel hedefleri. 3- Türk-Kürt kardeşliği tarihi. 4- Komisyonda dinlenen kişilerin analizleri. 5- Terör örgütü PKK'nin kendini feshetmesi. 6- Sürece ilişkin yasal düzenleme önerileri. 7- Demokratikleşmeye yönelik öneriler. Tartışmalar sonrası rapor, “Komisyonda” kabul edildi… ∗∗∗ Raporun takdimi sırasında Kurtulmuş’un vurguladığı; “Bu mesele farklılıkları derinleştiren ezber kalıplarla değil, basiretli bakış, samimi yaklaşım ve kararlı adımlarla çözüme kavuşacaktır. Bu konu varlığımızı ve yarınımızı ilgilendiren niteliğiyle dar siyasi çıkarların veya risk hesaplarının konusu asla olamaz, dar siyasi çıkarların ve risk hesaplarının çok ötesinde bir realitedir. Kalıcı sükunetin sağlam temeller üzerinde yükselmesi, güvenliğin yanında hukuk devleti pratiğini, demokratik siyaset ahlakını ve milli dayanışma iradesini aynı anda kuvvetlendiren birliği gerektirmektedir” uyarısı, raporun temel dayanağını açıklıyordu… ∗∗∗ Komisyonda kabul edilen “Ortak Raporun” uygulanması sırasında bazı tartışmaların yapılacağı şimdiden belli… Rapora oy veren ancak şerh de düşen siyasi partilerin yapılacak tartışmalarda dikkat etmeleri gereken husus, alınan kararları yok sayan ve yeni çözümsüzlüklere yol açan bir duruma düşmemeleri… ∗∗∗ Rapora "evet" oyu veren DEM Parti, ortaya çıkan metne dair eleştirilerini ve görüşlerini düştüğü  şerhte açıkladı! DEM Parti şerhinde; “Ortak rapor taslağının hazırlık sürecinde DEM Parti olarak ısrarla uzlaşma zeminini zorladıklarını, taslakta yer alan “Terörsüz Türkiye süreci", "terör örgütü", "terör belası" gibi kavramların kullanılmasını uygun bulmadıklarını, bu kavramlar ve yaklaşımlar hakkında farklı düşündüklerini aktarmalarına rağmen değerlendirilmediğini vurguladı… Oysa mevcut süreci PKK lideri Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat çağrısına ismini veren “Barış ve Demokratik Toplum” süreci olarak tanımladıklarını, "Kürt meselesinin 'terör' kavramı ile anılamayacağını, Kürt meselesi vardır ve bu bir terör sorunu olarak görülemez, onca zulme, baskıya rağmen özgür ve eşit yaşam tutkusundan başka bir amacı olmayan Kürt halkı, bu tanımlamaları kabul edemez” ifadeleri yer aldı. ∗∗∗ CHP Grup Başkanvekili Murat Emir ise rapora itirazlarını şu şekilde yaptı; “ilk 5 bölümde kullanılan dil hariç raporun değerli bir metin olduğu, ancak  AİHM ve AYM bölümü dışında tümüyle kendi partilerini yansıtmadığını kaydetti. AYM Kararlarına rağmen şehir plancısı Tayfun Kahraman ve HDP eski Eş Başkanı Selahattin Demirtaş gibi isimlerin cezaevinde tutulması, kayyum uygulamalarının devam ediyor olması ve Türkiye siyasetinin adliye koridorlarında tasarlanmasının rapora gölge düşürdüğünü belirtti… Emir, "Maalesef adalete ait bir ilerleme kaydedilmemiştir. Bu açıdan, komisyon çalışmaları beklenen umudu doğurmamıştır" derken, aynı zamanda raporun "lafta ve rafta" kalmaması gerektiğini vurguladı.  Emir, raporun içeriğine ilişkin yasal düzenlemeler ile yargının ve iktidarın atması gereken adımların ivedilikle atılması gerektiğini bildirdi… ∗∗∗ Komisyon çalışmalarına haklı bir itiraz CHP Milletvekili Türkan Elçi’den geldi… Elçi, Genel Başkanı Özgür Özel’in bilgisi dahilinde raporda, “faili meçhul cinayetlerle” ilgili bir bölüm bulunmaması nedeniyle olumlu noktalarına rağmen kabul oyu veremeyeceğini açıkladı… ∗∗∗ Türkan Elçi çok haklı! Komisyon kuruluşu sırasında bölgede yaşanan “faili Meçhul “cinayetlerin de çözüm çalışmaları yapılacağı umudu herkeste oluşmuştu… Ancak komisyon sürecinde faili meçhulleri bırakın “faili belli “olanlarla ilgili bir tek söz dahi söylenmedi, ciddi araştırma yapılmadı… Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi’nin öldürülmesi, AKP iktidarı zamanında oldu. Tahir Elçi çok önemli bir kişilikti… İktidar yetkililerinin faillerin bulunması için yeterli özeni göstermemiş olması, kamuoyunda büyük bir tepki yaratmıştı… Kaldı ki, toplamsal barışın oluşabilmesi devlet egemenliğinin adaleti oluşturmasına bağlıdır… Barış için, hak ve özgürlükler için, kardeşlik için ve laik demokratik sosyal hukuk devletinin yeniden oluşturulması için önemli bir adım atıldı… Dillerim kalıcı olur… Ve umarım ki bu adım, birileri ya da bir partinin çıkarı için atılmamıştır…

Laikliği savunuyoruz

Laikliği savunuyoruz

“Yasaklanan saçlarımız şimdi kardeşlerimizin boynunda idam ipi.” İran’da “rejimin istediği gibi örtünmediği için” Mahsa Amini’nin katledilmesi sonrası gericiliğe, baskılara, yoksulluğa karşı yapılan eylemler sonrası eylemlere katılıp tutuklanan gençlerin art arda idam kararları açıklanmıştı. İranlı kadınlar gericiliğin tüm toplumu eşitsizlikle, baskıyla, yoksullukla nasıl kuşattığını sokaklara astığı bu pankartla haykırmıştı. Afganistan’da kız çocuklarının eğitim hakkının ilkokul sonrası tamamen yasaklanması ile eş zamanlı kölelik te resmileştirildi. 4 Ocak 2026 ile birlikte Afganistan’da insanlar artık “özgür” ve “köle” olarak gruplara ayrılıyor. Gericiliği yaygınlaştıran, kadınları, kız çocuklarını hedef alan rejimlerin nasıl tüm toplum için eşitsizliğe, yoksulluğa, siyasal şiddete dönüştüğüne ilişkin Afganistan’dan, İran’a, Hindistan’dan, Macaristan’a çok sayıda örnek sayabiliriz. Dünya’da ve ülkemizde sermayenin, iktidarların gerici dayatmaları, kadınlara, kız çocuklarına yönelik  şiddetin, ayrımcılığın sınırsız ve uluslararası boyutları zamansız ve evrensel bir ataerkilliğin sonucu sınırı ile değerlendirildi. Kültürel boyutlar sınırında yaklaşımlar bu olgunun siyasal boyutlarının göz ardı edilmesine ve kültür tanımlarının muktedir siyasal aktörlerin elinde olduğunun unutulmasına yol açtı. Bu sapma muktedirler ve kimlikçi ideolojiler tarafından güçlendirildi ve desteklendi. Gericiliğin ana hedefi kadınlar ve çocuklar oldu. Devletler, siyasal aktörler kadınların, çocukların -toplumsal muhalefetin mücadelesi sonucu- yaşamını ve güvenliğini korumaya yönelik kısmi mevzuat değişiklikleri yapsa bile ailelerin ve tarikat gibi yapıların işleyişlerine asla müdahale etmedi. Tam aksine namus cinayetleri denilip hafif cezalar öngörüldü. Tecavüzcüler mağdurlarıyla evlenirse denilip çocuk yaşta evliliklerin önü açıldı. Çocuğun rızası diyerek kadınlar ve kız çocukları üzerindeki denetimi, eril imtiyazlarını devam ettirdiler. DİN ARAÇSALLAŞTIRILDI Bu politik hat dünya genelinde yalnızca kadınlar ile kız çocuklarını değil, ırk, kast, din, etnisite veya diğer aidiyetler temelinde seçilen toplulukları da bir bütün olarak hedef aldı. Afganistan örneği amaçlananı en açık biçimde anlatan örneklerden oldu. Kadınların recmedildiği, kırbaçlandığı, çalışma, eğitim hatta sokağa çıkma hakkının dahi yasaklandığı uygulamalar kamuya ait her alanın dini, şeri hükümlere göre dizaynı, hem toplumsal denetim aracı olarak hem de yöneticilerin iktidar ve meşruiyetinin bir teyidi olarak kullanıldı. Yine ele geçirilen IŞİD belgeleri arasında, gayrimüslim bir kadın köleye kimin tecavüz edip edemeyeceği konusunda İslami kuralları açıkladığı iddia edilen fetvalar yayımlandı. Hindistan’da alt kasttan kadınlara yönelik tecavüzlerde, mülteci kamplarındaki çocuk evlilikler ile genç kızların organize biçimde ticareti benzer örneklerden oldu. Dini, şeri hükümler; çocuk yaşta evliliklerin, tecavüzün, şiddetin gerekçesi ilan edildi. Tüm eşitsizliklerin, ayrımcılıkların, baskıların yaşama geçirilmesi için din araçsallaştırıldı. Emperyalizmin, kapitalizmin ve siyasal aktörlerinin emeğin, derelerin, dağların, toprakların, madenlerin sonsuz sömürüsü için temel hattı laiklik, eşitlik karşıtı politikaların hayata geçirilmesi oldu. Son birkaç hafta içinde “Şeriata ve faşizme karşı Devrimci Demokratik Cumhuriyet” pankartı astıkları için altı SOL Parti üyesine ev hapsi cezası verildi. 2012’de başlatılan 2021 Şura sonrası yaygınlaştırılan 4-6 yas Kuran kurslarının her köyde, her mahallede, okullarda, hastanelerde her yerde daha da yaygınlaştırılması için yönetmelik yayımlandı. 4-6 yaş çocuklarının camilere götürülmesi, okullarda çetelelerin tutulması gibi içeriklerle Ramazan Genelgesi yayımlandı. TARİHİ SORUMLULUK Laikliğin kaybedildiği her ülkede kaybeden çocuklar, kadınlar, emekçiler oldu. Laikliği kaybettiğimiz her gün hep birlikte kaybettik. Korkut Boratav, Taner Timur, Müjde Ar, Ayşe Kulin, Timur Soykan gibi isimlerin de aralarında bulunduğu 168 yazar, sanatçı, akademisyen, gazeteci, demokratik kitle örgütü temsilcileri “Laikliği Savunuyoruz” imza metni ile hep birlikte laikliğe sahip çıkma çağrısı yaptı. Laikliği Savunuyoruz metnine atılan her imza memleketimizin geleceği için bir umuttur. Aydınlanma mücadelesi damarının, direncinin bu topraklarda ne denli güçlü olduğunun kanıtıdır.  Karanlık kuşatmaya karşı birleşik mücadele için yan yana gelmenin tarihi sorumluluğudur.

Experiential Learning and Authentic Education: Tonguç in Antalya

Experiential Learning and Authentic Education: Tonguç in Antalya

The Village Institutes created a remarkable impact not only on Türkiye’s education system but also on the global educational landscape. At a time when concepts such as experiential and authentic learnıng had not yet even been named, they implemented these innovative approaches in practice. They strengthened teacher training and professional development, addressed structural challenges in rural education, contributed to the preservation of cultural heritage, supported the idea of social justice through education, and fostered international cooperation in reform efforts. Considering these multi-layered contributions, it is inevitable that they have left a lasting legacy in the history of global education. Professor Dr. Hilmi Uysal from Antalya, together with Mualla Aksu and Pakize Türkoğlu , authored an important research study in July 2023 examining the health dimension of the Village Institutes. The study, titled Village Institutes Through the Lens of Health – Revitalizing the Village Through Health Education , was also published as a book by the New Generation Village Institute Members Association . As a physician, Hilmi explains that viewing and examining the contributions of the Village Institutes to our country’s health system from a researcher’s perspective affected him profoundly and transformed into an unbreakable bond with the philosophy of the Institutes. Today, Hilmi is involved in a learning initiative aimed at sustaining the legacy of İsmail Hakkı Tonguç —who was not merely a practitioner but the intellectual architect of the Village Institutes—and at drawing lessons from his educational philosophy for our present day. In short, Hilmi has brought Tonguç to Antalya. During his tenure as Director General of Primary Education, Tonguç transformed the idea of achieving rural development through education into a systematic model and institutionalized the principle of “learning through work, for work.” His approach positioned the teacher not merely as a transmitter of knowledge but as a leading actor in the social and economic transformation of the village. His vision rested on a holistic understanding that united education with production, culture, and social responsibility. For this reason, the Village Institutes were not ordinary teacher-training schools but were shaped as a comprehensive project of social transformation. Tonguç ’s role was decisive both in terms of pedagogical innovation and public courage. Harun Karadeniz , one of the leading figures of the youth movements of the 1960s, was arrested following March 12 coup in the Dev-Genç case and died on August 15, 1975, from cancer he contracted in prison. Although he was not an education specialist, in his book Education Is for Production he analyzed the shortcomings of the education system and proposed solutions. In that work, he wrote the following about the Village Institutes: “Because with the establishment of the village institute, production methods in the village improved, the tools used in production moved toward refinement, changes in the infrastructure began to affect power structures, and the village was moving toward an entirely new economic structure. The institutes were not merely producing; they were cultivating people capable of creating the new, and then the next new. They were training students who developed all their human capacities in the face of nature in order to create something new. However, this movement toward creation could take place only in a few villages. It was not enough.” I asked Hilmi what gap the idea of the Village Institutes fills in today’s educational debates and why it is important to rethink this legacy in our contemporary world. He explains that the reason the idea of the Village Institutes continues to generate strong interest is precisely because of what we are currently experiencing. “The practices of those who determine education policy today inevitably lead people to question what had once been done, drawing on our collective memory. For example, the Vocational Education Center system (MESEM). Within an educational mechanism where child labor is exploited, dozens of children lose their lives in workplace accidents. In the Village Institutes, students aged 13 to 18, together with institute directors, teachers, and master instructors, built their own buildings with their own labor, cultivated their fields and gardens, and created a miracle of self-sufficiency. Yet those who opposed the Village Institutes led destructive campaigns, distorting the reality by accusing them of exploiting child labor. In fact, what was done was part of an education that taught prospective teachers—who had already performed much heavier labor in their villages—modern skills useful to their communities, such as construction, agriculture, animal husbandry, and sewing, through work and within work. Moreover, the products of their labor belonged to them; they were the owners of what they created, and it would serve their younger siblings and the village children who came after them. Today, however, children of the same age are being brutally exploited, and the educational system itself is turned into an instrument of this merciless order. The understanding embodied in the Village Institutes makes clear what this approach in MESEM truly means and helps the truth be better understood.” Hilmi explains that the fundamental reason for initiating this educational program was his recognition of our ignorance. In friendly gatherings and meetings where the Village Institutes are discussed, he observed that much of what is said consists of formulaic expressions, and he frequently encountered misinformation and distortions, which he finds deeply saddening. He emphasizes that there is a rich body of knowledge about the Village Institutes, including works such as Tonguç ’s The Village to Be Revitalized , yet very few people have actually read them. The educational program organized by the Antalya Branch of the New Generation Village Institute Members Association is structured around participants studying the sources in advance and arriving prepared with research and reflection. At times, direct readings from texts are conducted, much like Fakir Baykurt practiced all the time. Participants consist of association members and others interested in the subject. Although teacher candidates are not yet involved, the participation of retired teachers carries a distinct significance. Hilmi states that his intention is precisely to confront these challenges and approach the subject with a genuine desire to understand. “ Pakize Türkoğlu had already done the hard part by writing Tonguç and the Institutes . That book addresses the subject in exactly the content and sequence I was seeking, explaining it meticulously.” Building on that work, Hilmi developed a program designed to provoke reflection. “Teachers need to free their minds from rote learning and classroom-bound education and transform them in line with the contemporary spirit of the Village Institutes.” Professor Dr. Hilmi Uysal and Pakize Türkoğlu’s book Tonguç and the Institutes , which forms the backbone of the educational program. While working at the World Health Organization, I implemented experiential and authentic learning within the framework of Tonguç ’s educational principles through the Global Learning Opportunities network I established. My greatest hope is that Hilmi ’s efforts will resonate, expand, and touch the lives of those who participate in this learning programme. “The central element of the Village Institutes’ legacy is their philosophy of education. Through the principle of ‘education through work, within work, for work,’ they demonstrate that a new human being can emerge only through an approach that is not based on rote memorization, not confined within classroom walls, but embedded in life itself—an education that nourishes democratic and free creative thought, inspires and encourages, fosters self-creation and self-discovery, and strengthens the joy and enthusiasm for living and learning within each person. In short, we must show that such a contemporary educational philosophy—one that truly makes a human being human—has existed, was achieved in the past, and can be achieved again today.”

Deneyimsel öğrenme ve otantik eğitim: Tonguç Antalya’da

Deneyimsel öğrenme ve otantik eğitim: Tonguç Antalya’da

Köy Enstitüleri yalnızca Türkiye’deki eğitim sistemi üzerinde değil, küresel eğitim dünyasında da dikkate değer bir etki yaratmıştır. Kuruldukları dönemde henüz kavramsal adları bile konulmamış olan deneyimsel öğrenme ve otantik eğitim gibi yenilikçi yaklaşımları hayata geçirmiş; öğretmen eğitimini ve mesleki gelişimi güçlendirmiş, kırsal eğitimin yapısal sorunlarına çözüm üretmiş, kültürel mirasın korunmasına katkı sağlamış; sosyal adalet fikrini eğitim yoluyla desteklemiş ve reform çabalarında uluslararası iş birliğine zemin hazırlamışlardır. Bu çok katmanlı katkılar düşünüldüğünde, küresel eğitim tarihinde kalıcı bir miras bırakmış olmaları kaçınılmazdır. Hilmi Uysal, Pakize Türkoğlu ve Mualla Aksu “Sağlık Ekseniyle Köy Enstitüleri – Sağlık Eğitimi ile Canlandırılacak Köy” çalışması sırasında. Antalya’dan Prof. Dr. Hilmi Uysal , Temmuz 2023’te Mualla Aksu ve Pakize Türkoğlu ile birlikte Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği ’nce kitap olarak da yayınlanan, köy enstitülerinin sağlık eksenini inceleyen önemli bir araştırmaya imza atmıştı: Sağlık Ekseniyle Köy Enstitüleri – Sağlık Eğitimi ile Canlandırılacak Köy . Hilmi, hekim olması nedeniyle Köy Enstitülerinin ülkemiz sağlık sistemine katkılarını bir araştırmacı gözüyle görüp incelemenin, onu çok çok daha fazla etkilediğini ve içinde köy enstitüsü anlayışıyla kopmaz bir bağa dönüştüğünü söylüyor. Hilmi, şimdilerde Köy Enstitülerinin yalnızca uygulayıcısı değil, düşünsel mimarı olan İsmail Hakkı Tonguç ve onun eğitim felsefesinin yaşamasına, günümüze yönelik dersler çıkarılmasına katkı amaçlı bir eğitimin içinde. Kısaca, Tonguç ’u Antalya’ya getirmiş Hilmi . Tonguç , İlköğretim Genel Müdürü olarak görev yaptığı dönemde, kırsal kalkınmayı eğitim yoluyla gerçekleştirme fikrini sistemli bir modele dönüştürmüş; “iş içinde, iş için eğitim” ilkesini kurumsal yapıya yerleştirmiştir. Tonguç ’un yaklaşımı, öğretmeni yalnızca bilgi aktaran bir figür değil, köyün sosyal ve ekonomik dönüşümünde öncü bir aktör olarak konumlandırıyordu. Onun vizyonu; eğitimi üretimle, kültürle ve toplumsal sorumlulukla birleştiren bütüncül bir anlayışa dayanıyordu. Bu nedenle Köy Enstitüleri, sıradan bir öğretmen okulu değil; aynı zamanda bir toplumsal dönüşüm projesi olarak şekillendi. Tonguç ’un rolü, hem pedagojik yenilik hem de kamusal cesaret açısından belirleyicidir. 1960’lı yılların gençlik hareketlerinin öncülerinden biri olan, 12 Mart sonrasında Dev-Genç davasından tutuklanan, cezaevinde yakalandığı kanser nedeniyle 15 Ağustos 1975’te yaşamını yitiren, eğitim uzmanı olmamasına rağmen Eğitim Üretim İçindir kitabında eğitim sistemindeki aksaklıkları analiz ederek çözüm önerileri sunan Harun Karadeniz , bu eserinde Köy Enstitüleri hakkında şunları söyler: “Çünkü k ö y enstitüsünün kuruluşuyla köydeki üretim metotları gelişiyor, kullanılan üretim araçları mükemmelleşmeye yöneliyor, alt yapıdaki değişmeler iktidarı etkiliyor ve köydeki yepyeni bir ekonomik yapıya doğru yöneliyordu. Enstitüler salt üreten değil, yeniyi, bir sonraki yeniyi yaratabilecek insanları geliştiriyordu. Enstitüler tabiat karşısında insanın bütün yetilerini geliştirip bir yeniyi yaratacak yapıda öğrenci yetiştiriyordu. Ne var ki bu yaratmaya yöneliş yalnızca birkaç köyde olabiliyordu. Yetmedi.” Hilmi ’ye, Köy Enstitüleri fikrinin günümüz eğitim tartışmalarında hangi boşluğu doldurduğunu ve bugünün dünyasında bu mirası yeniden düşünmenin neden önemli olduğunu sordum. Hilmi , Köy enstitüleri fikrinin halen güçlü ilgi uyandırıyor olmasının sebebinin yaşadıklarımız olduğunu söylüyor. “Bugün eğitim politikasını belirleyenlerin uygulamaları, ister istemez, toplumsal belleğimizde bulunan, eskiden ne yapılmıştı sorgulamasına götürüyor insanları. Örneğin Mesleki Eğitim Merkezi, MESEM; Çocuk emeğinin sömürüldüğü bir okul çarkında, iş kazalarında onlarca çocuk can veriyor. Köy enstitülerinde 13-18 yaş arasındaki öğrenciler 21 yerleşkede enstitü müdürü, öğretmenleri ve usta öğreticilerle hep birlikte kendi emekleriyle binalarını kurup, tarlalarını, bahçelerini canlandırıp kendi kendine yeten bir mucize yarattılar. Ama köy enstitüsüne karşı duranlar; çocuklar çalıştırılıyor, sömürülüyor diye çarpıttıkları suçlamalarla yıkıcı kampanyanın bayraktarlığını yaptılar. Halbuki köylerinde çok daha ağır işleri yapmış öğretmen adaylarına, köylerine döndüklerinde inşaat, tarım, hayvancılık, dikiş gibi köye yararlı çağdaş bilgi ve becerileri, iş içinde iş ile öğreten bir eğitimin parçasıydı yapılanlar. Hem de yaptıklarının ürünleri kendilerinindi, sahibi kendileriydi, artlarından gelen kardeşlerinin, köylü çocuklarınındı. Şimdi, bugün aynı yaşlardaki çocukların emekleri vahşice sömürülüyor. Düzenledikleri eğitim çarkı da aracı haline getiriliyor bu vicdansız düzenin! Köy enstitülerindeki anlayış işte MESEM’deki bu anlayışın ne olduğunu, anlamı açığa çıkarıyor ve gerçeğin daha iyi anlaşılmasını sağlıyor. ” Hilmi, bu eğitim programı fikrinin temel nedenini cehaletimizi görmesiyle açıklıyor. Köy enstitülerinin konuşulduğu dost ortamlarında, toplantılarda konuya ilişkin büyük ölçüde kalıplaşmış sözler edildiğini, yanlış bilgiler ve çarpıtmalarla sıkça karşılaştığını ve bunun çok üzücü olduğunu söylüyor. Köy enstitüleriyle ilgili zengin bir bilgi birikimi olduğunun, Tonguç ’un Canlandırılacak Köy kitabı gibi kitapların olduğunu, ama okuyanların parmakla sayılacak kadar az olduğunu gördüğünün altını çiziyor. Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Antalya Şubesi ’nin düzenlediği bu eğitim programı, katılımcıların kaynakları önceden inceleyip araştırarak gelmelerine dayalı olarak kurgulanmış. Zaman zaman Fakir Baykurt ’un yaptığı gibi, metinlerden doğrudan okumalar da yapılıyor. Katılımcılar, dernek üyeleri ve konuya ilgi duyanlardan oluşuyor. Öğretmen adayları henüz yer almasa da emekli öğretmenlerin katılımı ayrı bir anlam taşıyor. Prof. Dr. Hilmi Uysal ve eğitimin temel çatısını oluşturan Pakize Türkoğlu’nun Tonguç ve Enstitüleri kitabı. Hilmi , isteğinin zaten bu zorlukları tartışmak ve samimiyetle anlamak açlığıyla konuyu ele almak olduğunu söylüyor. “İşin zor kısmını Pakize Türkoğlu öğretmen zaten yapmış, Tonguç ve Enstitüleri kitabını yazmıştı. Bu kitap tam aradığım içerikte ve sıralamada konuyu ele alıyor, ince ince anlatıyordu.” Hilmi de üzerinde düşünülmesini sağlayarak bu eseri temel alan bir program oluşturmuş. “ Öğretmenlerin ezbere eğitim, sınıf içinde eğitim anlayışından kurtulup, köy enstitülerinin çağdaş anlayışına dönüştürmeleri gerek zihinlerini.” Dünya Sağlık Örgütü’nde çalışırken oluşturduğum Küresel Ögrenme Fırsatları eğitim ağında, Tonguç ’un eğitim ilkeleri ışığında, deneyimsel öğrenme ve otantik eğitimi hayata geçirmiştim. En büyük dileğim, Hilmi ’nin bu çabalarının ses getirmesi, yayılması ve eğitim programının katılanların hayatlarına dokunması. “Köy enstitüleri mirasının ana noktasını eğitim anlayışı oluşturuyor ve “iş içinde iş ile iş için eğitim” felsefesi ile yeni insanın, ancak böylesi ezbere dayanmayan, sınıfa hapis olmamış, yaşamın bir parçası olan, demokratik ve özgür yaratıcı düşünceyi besleyen, ilham veren, cesaret veren, kendi kendini yaratmayı içeren, kendi kendisini bulmayı sağlayan, insanın içindeki yaşama ve öğrenme sevincini, neşesini yüreklendiren, kısacası insanı insan yapan bir eğitim anlayışının, çağdaş eğitim anlayışının var olduğunu, geçmişte başarıldığını, bugünde başarılabileceğini göstermemiz gerekiyor.”