Modernlerde eksik olan

Modernlerde eksik olan

Geçicilik hissi. Yerleşemiyoruz; mekânlara, insanlara, kitaplara, nesnelere ilişiyoruz sadece. Günümüzdeki anlamıyla modernist sözcüğünü ilk kez kullanan Jean-Jacques Rousseau da Yeni Heloise (1761) romanında tutunamayanlardan bahsediyor: “Gözüme batan heyulalar görüyorum yalnızca, ama tutunmaya çalıştığım an yok oluyorlar.” Yaşadıklarımız göçebelikten değil, aşırı modern olmaktan kaynaklanıyor. Merleau-Ponty’nin dediğine göre geçicilik sadece sizin sorununuz değil, tüm modernler aynı dertten mustarip: “Sanatta olsun, bilgide olsun, eylemde olsun, modernlerde klasiklerdeki o dogmatizm yok, o özgüven de… Biz bütün yapıtları geçici ve yaklaşık yapıtlar olarak düşünüyoruz, oysa Descartes Tanrı’nın özniteliklerinden cisimlerin etkileşim yasalarını kesin olarak çıkarsayabileceğine inanıyordu.” Dogmatiklerin dünyası, tanrısal bir plana göre kalıcı bir şekilde hiyerarşik olarak yapılandırılmış tek anlamlı yetkin bir dünyadır ve bu dünyanın anlamına ancak tanrı sayesinde ulaşılabilir. Modern ise anlamın öznenin konumuna, bakış açısına, nesnelerin devingenliğine göre değişeceğini bilir, o yüzden dünyanın anlamını sonsuzca çoğaltabilir. Marx 11. Tez’de, modernlerin dünyayı çeşitli biçimlerde yorumlamakta maharetli olduklarını belirtmiştir. Fakat Merleau-Ponty’nin de dediği gibi onlarda eksik olan, özgüven. Dünyanın tamamlanmamış, eksik bir yapıt olması, onun başka türlü de yaratılabileceğini gösterir: “Dünyanın en büyük gizli gerçeği, onu bizim yarattığımız ve aynı kolaylıkla farklı şekilde de yaratabileceğimizdir” (David Graber). Dogmatiklerin dünyası tek merkezli bir labirent olarak inşa edilmiş, zamanla üzerinde yedi katlı bir piramit yükselmiştir. Dediklerine göre merkezine ulaşan güce, kudrete, bilgiye ulaşır. Labirent, iktidarın yeryüzüne çöreklenmiş halidir. Labirent bir tuzaktır, kıvrımlarında dolaşanlar sonunda merkeze ulaştıklarında iktidar tarafından yutulurlar. Modernler, bir sonuca bağlanmayan ucu açık yapıtlardan hoşlanırlar. Yeryüzünün kıvrımlarında dolaşmak çok heyecan vericidir, dünya bir kaleydoskop gibi kendini her seferinde farklı şekilde sergilemektedir. Fakat yeryüzünün kıvrımlarında dolaşmanın, dünyayı sürekli yorumlayıp anlamını çoğaltmanın hazzına kapıldıklarında tek merkezli bir labirentte kıstırıldıklarını fark etmeyebilirler. Fark ettiklerinde iş işten geçmiş olabilir, çünkü labirent, kendi üzerine kıvrılmış iktidardır, sonunda iktidara yem olmaları işten bile değil. Dünyayı, yorumlanmaya muhtaç açık bir yapıt olarak tahayyül eden çoğu moderni bekleyen kaçınılmaz bir sondur bu. Labirent gizemlidir, gizemini çözmek için merkezine ulaşmanız yeterli. Oysa asıl gizemli olan bir bedendir, bir merkezi yoktur, nelere muktedir olacağını asla kestiremezsiniz. Labirent asıl gizemi, bedenin gizemini görünmez kılmak, bedenlerin kudretini hiçleştirmek için icat edilmiştir. Labirenti çeşitli biçimlerde yorumlayabilirsiniz, bu sizin zihinsel kudretinizi gösterecektir. Zihninizin müthiş güçlü bir silahı var: İroni. Fakat ironi bedensel olarak zayıfların işidir, bedenlerinin kudreti askıya alınmıştır. Modern olarak ironiyle bir müddet daha idare edebilirsiniz. Fakat hayatınızı biçimlendirenler dogmatiklerdir, giderek sınırlarınız daralır, sonunda bedenin anatomik sınırları içine hapsedilirsiniz. Dogmatiklerin ironiye de tahammülleri yoktur, onlar tanrının yeryüzündeki temsilcileridir. Bırakın planı ihlal edenleri, planla alay edenleri de tanrı adına yargılayıp cezalandırabilirler. Platon haklı, beden bir hapishanedir. Özgürleşme, ancak bedenlerinin anatomik sınırlarının ötesine geçip kendi mekânlarını yarattıklarında gerçekleşebilir. Dünyanın en büyük gizemi, labirentin içinde gizlenmiştir. Modernler zihinsel meselelerde, kurmaca dünyalar yaratmakta maharetlidir, fakat bedenleri tek merkezli bir labirent içinde kıskıvrak yakalanmıştır. Dünya tek bir mekân ve zaman değildir. Bedenlerin çokluğu, zamanların ve mekânların çokluğunun göstergesidir ve her beden mevcut sınırlarının ötesine geçebilecek kudrettedir. Eksik olan şey, bedenlerine yönelik özgüvendir. Labirentten çıkmak ancak bedenlerin gizemi sayesinde mümkün olabilir. Fakat gizemi bedene değil de yanlış yere, labirente yerleştirdik. Onu biz yarattık, başka türlü de yaratabiliriz.

Birlikte yöneteceğiz

Birlikte yöneteceğiz

TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nin 22 Şubat Pazar günü gerçekleşecek olan seçiminde Çağdaş Demokrat Toplumcu Mimarlar yeniden aday oldu. BirGün’e konuşan Şube Sekreteri Ahmet Erkan, çözüm odaklı ve katılımcı yönetim vurgusu yaptı.

Ulaş’a sözümüz mücadele!

Ulaş’a sözümüz mücadele!

Haber Merkezi SOL Parti, 19 Şubat 1972 tarihinde İstanbul Arnavutköy'de katledilen Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi (THKP-C) ve DEV-GENÇ önderlerinden Ulaş Bardakçı, 54'üncü ölüm yıldönümünde Ankara Karşıyaka Mezarlığı'nda mezarı başında andı. Anmada konuşan SOL Parti PM Üyesi Levent Hekim, "Tom Barrack, hayırsever bir monarşinin Türkiye için, Ortadoğu için 'en iyi yönetim biçimi' olduğunu söylemekte, dikte ettirmektedir. Bu çerçevede şekillenen tek adam rejimi de dinselleşmeyi artırmakta, laikliği tasfiye etmekte, Türkiye’yi bir karanlığa sürüklemeye çalışmaktadır. İşte bugün emperyalist haydutluk diye dünyanın dört bir yanında yankı bulan şeyin kendisi Türkiye’ye içkin bir olgudur. Bu yüzden bugün Ulaşlar gibi, DEV-GENÇ'liler gibi emperyalizme karşı mücadele etmek, tek adam rejiminden kurtulmayı gerektirmektedir" dedi. SOL Genç'ten Boran Karadeli ise şu ifadeleri kullandı: "Bugün onu anarken mücadelesini omuzlayan gençler olarak yarınlarımızı kazanmak, bu karanlığa karşı kurtuluşa kadar savaşmak için kampüslerde, sokaklarda, meydanlarda ve bu ülkenin her bir toplamında örgütlenmeye; faşizme, emperyalizme karşı yorulmadan mücadele etmeye söz veriyoruz. Yumruklarımız sıkılı, en önde çarpışmak için haykıracağız o faşizme korku salan sloganlarımızla."

‘Sosyal ve ekonomik dışlanma olmadan yaşamak istiyoruz’

‘Sosyal ve ekonomik dışlanma olmadan yaşamak istiyoruz’

Haber Merkezi Türkiye’deki Romanlar, barınmadan istihdama dek birçok alanda sistematik ayrımcılığa maruz kalıyor. Romanlar, özellikle kentsel dönüşüm projeleri, mahalle baskısı ve nefret söylemi nedeniyle sosyal ve ekonomik dışlanmayla karşı karşıya kalıyor. MA'nın haberine göre, İstanbul Pendik'teki Kaynarca Mahallesi’nde yaşayan 5 çocuk annesi Çilem Bayır, Roman kimliğinden dolayı iş bulamadığını söyledi. Bayır, "Belediyeden destek istedim ama tek seferlik, yetersiz yardımlar oldu. Pazar kapanınca kalan sebzeleri topluyorum, bazen fırınlar ekmek veriyor" dedi.

Ulaş’a sözümüz mücadele!

Ulaş’a sözümüz mücadele!

Haber Merkezi SOL Parti, 19 Şubat 1972 tarihinde İstanbul Arnavutköy'de katledilen Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi (THKP-C) ve DEV-GENÇ önderlerinden Ulaş Bardakçı, 54'üncü ölüm yıldönümünde Ankara Karşıyaka Mezarlığı'nda mezarı başında andı. Anmada konuşan SOL Parti PM Üyesi Levent Hekim, "Tom Barrack, hayırsever bir monarşinin Türkiye için, Ortadoğu için 'en iyi yönetim biçimi' olduğunu söylemekte, dikte ettirmektedir. Bu çerçevede şekillenen tek adam rejimi de dinselleşmeyi artırmakta, laikliği tasfiye etmekte, Türkiye’yi bir karanlığa sürüklemeye çalışmaktadır. İşte bugün emperyalist haydutluk diye dünyanın dört bir yanında yankı bulan şeyin kendisi Türkiye’ye içkin bir olgudur. Bu yüzden bugün Ulaşlar gibi, DEV-GENÇ'liler gibi emperyalizme karşı mücadele etmek, tek adam rejiminden kurtulmayı gerektirmektedir" dedi. SOL Genç'ten Boran Karadeli ise şu ifadeleri kullandı: "Bugün onu anarken mücadelesini omuzlayan gençler olarak yarınlarımızı kazanmak, bu karanlığa karşı kurtuluşa kadar savaşmak için kampüslerde, sokaklarda, meydanlarda ve bu ülkenin her bir toplamında örgütlenmeye; faşizme, emperyalizme karşı yorulmadan mücadele etmeye söz veriyoruz. Yumruklarımız sıkılı, en önde çarpışmak için haykıracağız o faşizme korku salan sloganlarımızla."

Laiklik: Vazgeçilmezimiz

Laiklik: Vazgeçilmezimiz

Bizzat Rejimin Başı Recep Bey ’in ağzından haksız bir hakaret ile mukabele ederek, bugün Türkiye’nin en büyük ihtiyacını lekelemek ve itibarsızlaştırmanın peşindeler. "Azgın güruh" demiş Recep Bey , bildirinin imzacılarına. Laikliği savunan bildirinin "kasten Ramazan ayına denk getirildiği" yalanı üzerinden, tehlikeli bir hedef gösterme çabası ve telaşı içindeler. Hem devletin hem de toplumsal yaşamın dini kurallara ve dini vecibelere göre düzenlenmesine karşı çıkmanın, "dine ve ibadet özgürlüğüne karşı çıkmakla" ne alakası varsa? Ramazan’dan haftalar önce SOL Parti ’nin bu konudaki bir kampanyası niteliğindeki pankartlarda "Şeriatın ve faşizmin karanlığına karşı, laik demokratik bir cumhuriyet" vurgusu yapılınca şeriatçı güruh, o çok bilinen "Din eşittir şeriat" çarpıtmacasından hareket ederek, yine adeta "Müslümanlara ve Müslümanlığa karşı hasmane bir tavır" gibi bir sahte algı çabası içine girişmişlerdi. Bugün de AKP Genel Başkanı aynı şeyi yapıyor, şu sözleriyle: "Kendi hayat tarzlarına 23 yıldır hiçbir müdahale olmadığı, Türkiye’de laiklik tartışması yokken özgürlük alanları hiçbir surette kısıtlanmadığı halde milletimizin inancını özgürce yaşamasına tahammül edemeyen azgın güruhun hezeyanlarına kulak asmadan doğru bildiğimizden asla ayrılmayacağız..." Ünlü Bektaşi fırkasındaki gibi: "Neresini düzelteyim?" dedirtecek cinsten bir konuşma. Hani, camideki vaazda, "Hazreti Davut, kızını kurban etmeye hazırlanırken, Azrail keçi indirmiş" sözlerini duyan Bektaşi "İbrahim... Oğlunu... Cebrail... Koç..." diye düzeltmiş ya... Bir kere... 23 yıldır insanların hayat tarzlarına hiçbir müdahale edilmediği yolundaki sözler, en kibar ifadeyle "gerçeğin çok radikal biçimde çarpıtılması" değil mi? Bizzat kendisinin bu yönde onlarca, yüzlerce talimatı ve konuşması ortada dururken. İkincisi, "Türkiye’de laiklik tartışmasının bulunmadığı" savı. Laiklik ilkesinin özellikle bu iktidar döneminde ayaklar altına alındığı ve hem evrensel bir gereklilik hem de Anayasa emri olan bu konunun çözümlenmesi gereken bir ülke sorunu olduğu gerçeği de bal gibi önümüzde duruyor. Cumhurbaşkanı, "Özgürlük alanları hiçbir surette kısıtlanmadığı halde" derken, bu ülkede bırakınız her günü, neredeyse her saat başı insanların giyimine kuşamına, dinlediği müzikten izleyeceği filme ve diziye, hangi sanatçıyı hangi festivali takip edeceğine kadar her şeyin yasak tehdidi altında olduğunu bilmemek için başka gezegenden gelmiş olmak gerekiyor herhalde. Kimi kandırıyorsunuz? En korkunç itham da, "milletimizin inancını özgürce yaşamasına tahammül edemeyen..." ifadesinde yer alıyor. Sanki laikliği savunanlar, milletin inançlı kesiminin ibadet özgürlüğüne dil uzatmışlar gibi bir algı yaratmaya çalışıyor Erdoğan. Bu da, son derece tehlikeli bir kışkırtma değil mi? Hani hep bizlere atfettikleri "Halkın bir kesimini diğer bir kesimine karşı kin ve nefret temelinde tahrik vs." suçlaması... Laiklik pankartlarına tepki olarak "Yaşasın Şeriat" gibi alakasız bir tepkinin benzeridir, "Laikliği savunanlar milletimizin inançlarına karşılar" benzeri haksız ve mesnetsiz bu tepki. Kurmak istedikleri denklem şu: "Laikliği savunmak, dine ve ibadete karşı olmaktır. Laikliğe karşı çıkmak (öyle demiyor tabii ki, Anayasada var olduğu için) da inanç ve ibadet özgürlüğüne sahip çıkmaktır" Yani, Rejimin Başı son derece yapay ve mevcut olmayan bir ayrıştırıcı unsur yaratarak tehlikeli bir gerilimi ateşlemiş olmuyor mu bu sözlerle? Bunlar olurken, bir tarafından da rejim yandaşı bir TV kanalındaki dizide, "Müslüman misafirlerine hunharca domuz eti dayatan laik ev sahipleri" temalı aşağılık bir kışkırtma çabası içine giriyor. Tam da aynı günlerde, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin , okullara laikliğe ve tabii ki anayasanın hükümlerine aykırı biçimde "zorunlu Ramazan etkinlikleri, öğrencilere ibadet ödevleri, zorunluluğu çizelgeleri" dayatması eleştirildiğinde "Noel ve yılbaşında yapılan ağaç süslemelerine" atıfta bulunup, "Siz - Biz" tahterevallisi kuruyor... Laikliği savunan "haklı güruh" olarak, anlatmaktan bıkmayacağız: Kimsenin kimseye inanç, ibadet ya da inançsızlık, ibadet etmeme gibi konularda bir dayatmasının olmaması ilkesi esastır. Toplumun kendi arasında da bunun böyle olması gerektiği gibi, bundan da önemlisi, devletin bu konuda bir "taraf" konumuna geçerek, belli bir inancı, bir dini ya da mezhebin öğretilerini uygulatma ile ilgili, elindeki gücü kullanarak yaptırımlarına herkesin karşı çıkması gerekir. Bunu savunmanın da "din karşıtlığı" olarak sunulması tehlikeli bir bölücülük ve ayrıştırma çabasıdır. Laiklik işte tam da bunun için gereklidir. "Laikliği savunuyoruz" bildirisindeki şu ifadeler, meseleyi en özlü şekilde şöyle anlatıyor zaten: "Siyasal İslamcı rejim, ABD ve Trump ipine sarılarak Türkiye’yi adım adım Ortadoğu’nun gericiliği bataklığına sürüklemektedir. Laik eğitimi, laik hukuk düzenini ve laik kamusal hayatı adım adım ortadan kaldırmaya yönelik hamleler ivme kazanmıştır. Bu hamleler, toplumdan yükselen laiklik çağrılarına karşı gerici azınlığın provokasyon ve saldırılarını göz ardı etmeye; laik cumhuriyeti savunanların Anayasayı hiçe sayarak "suçlu" gibi cezalandırılmasına kadar gelmiştir... Laikliği savunmak suç değildir... Karanlığa teslim olmayacağız..." Bir soruyla noktalayalım: CHP ve altı ok mirasını savunanlar, bugün bu meselenin neresindedir?

Maden ocağına ilişkin bilirkişi raporuna itiraz

Maden ocağına ilişkin bilirkişi raporuna itiraz

Haber Merkezi Çorum’un Sungurlu ilçesindeki Karakaya Köyü sınırları içinde Devlet Demiryolları İşletmesi Genel Müdürlüğü tarafından yapılması planlanan diyorit ocağı ve kırma-eleme tesisine ilişkin hazırlanan bilirkişi raporuna davacılarca itirazda bulunuldu. Çorum İdare Mahkemesi’ne sunulan dilekçede, bilirkişi raporundaki tespitlerin eksik ve hatalı olduğu ileri sürüldü. Raporda, ÇED talep alanı çevresinde kapama meyve bahçesi bulunmadığı belirtilmesine karşın, maden sahasına 250 metre mesafede 21 bin 320 metrekarelik organik armut bahçesi bulunduğu ifade edildi ve toz oluşumunun meyve ağaçlarında fotosentezi ve verimi düşüreceği yönündeki bilimsel tespitlere raporda yer verilmesine rağmen, bahçenin zarar görmeyeceği kanaatine varılmasının çelişkili olduğu kaydedildi.

Oligarşide kabuk değişimi

Oligarşide kabuk değişimi

Yaren ÇOLAK Kremlin koridorlarında çok sessiz ve derinden bir operasyon yürütülüyor. Sermayenin dikey tasfiyesi… Sermayenin genetik kodları yeniden yazılarak sadık bir garnizon sınıfı inşa ediliyor. BİRİNCİ PERDE: YIKIM Yeltsin döneminde oligarklar devleti yönetiyordu; Putin döneminde ise devlet, mülkiyeti yöneten 'memur-oligarklar' dönemini başlattı. Gayrisafi yurt içi hasılanın (GSYH) neredeyse yarısını kontrol eden bu dar klik, Kremlin ile zımni bir anlaşma yapmıştı: "Siyasete karışma, mülkiyetini koru." Bu süreçte enerji, sanayi ve ulaştırma sektörlerinde devasa tekelleşmeler yaşandı. Ancak 2022 sonrası başlayan süreç, bu sözleşmenin yırtılıp atıldığını gösteriyor. Artık sadece "karışmamak" yetmiyor; mülkiyetin tamamen "sadık ve yerli" ellere geçmesi gerekiyor. Sermayenin bu agresif yeniden bölüşüm süreci, Rusya Federal Devlet İstatistik Servisi'nin (Rosstat) verilerinde somutlaşmakta. AK&M haber ajansının bu verilere dayanarak hazırladığı rapora göre, 2025 yılı içinde toplam değeri 11 milyar doları aşan 24 dev varlık yargı yoluyla doğrudan devlet mülkiyetine geçirildi. Şirketlerin kontrolünün el değiştirdiği Birleşme ve Devralma (M&A) piyasasında, 2024 yılında toplam işlemlerin yalnızca yüzde 7,2'sini kapsayan bu zorunlu el koymalar, 2025 itibarıyla yüzde 27,6’ya tırmandı. Bu devasa mülkiyet transferinin temelinde, Nisan 2008’de yürürlüğe giren 57-FZ sayılı "Stratejik Önem Taşıyan Şirketlere Yabancı Yatırımların Yapılma Usulü Hakkında Kanun" yatıyor. Başlangıçta amacı stratejik sektörlerdeki yabancı sermayeyi izne tabi tutmak olan bu kanun, 2022 sonrası çıkarılan başkanlık kararnameleriyle (özellikle 618 ve 81 numaralı kararnameler) bir "mülkiyet imha aracına" dönüştürüldü. Yapılan düzenlemelerle kapsam öyle genişletildi ki; sadece yabancı devletler değil, yabancı pasaportu veya oturum izni olan Rus vatandaşları da stratejik şirketlerdeki payları bakımından "yabancı yatırımcı" statüsüne sokuldu. Bu durum, Batı ile finansal veya hukuki bağı olan eski oligarkların "ulusal güvenliğe tehdit" ilan edilerek mülksüzleştirilmesinin kapısını açtı. Üstelik Anayasa Mahkemesi’nin 2024 sonunda aldığı kararla, yolsuzluk ve usulsüz özelleştirme davalarında zamanaşımının kaldırılması, devlete 30 yıl önceki dosyaları bile birer müsadere gerekçesi olarak kullanma yetkisi verdi. İKİNCİ PERDE: İNŞAAT Sözde 'millileştirme' hamlesi, tabii ki de halkın yararına bir kamulaştırma girişimi olmadı. Mülkiyetin eski sahiplerinden alınarak rejimin sadık muhafızlarına paylaştırıldığı bir servet transferi operasyonu başlatıldı. Bunun en somut kanıtı, 2025'te el konulan Domodedovo Havalimanı vakası. 25 yıl boyunca mülkiyetini koruyan Dmitri Kamenshchik, ‘yabancı pasaportu’ ve ‘stratejik sektör' kıskacına alınarak tasfiye edildi. Peki ya sonra? 20 Ocak’ta açılan ilk ihalede, havalimanı için 132 milyar rublelik bir bedel belirlendi. Ancak bu ihaleye, gerçek bir alıcı rekabeti yerine, sürecin ‘yasal’ görünmesini sağlayacak paravan katılımcılar dahil edildi. Beklendiği üzere alıcı çıkmadığı ilan edilince, fiyat hızla düşürüldü. Sadece dokuz gün sonra, 29 Ocak’ta yapılan ikinci ihale, Putin’in en sadık müttefiki Arkady Rotenberg’e bağlı Perspektiva şirketinin zaferiyle sonuçlandı. Domodedovo, sadece 66,1 milyar rubleye (yaklaşık 860 milyon dolar) adeta hediye edildi. İhale, Hollanda usulü (başlangıçta açıklanan azami fiyatla) gerçekleştirildi. Fiyat düşüşü yüzde 10 veya 13,2 milyar ruble olarak belirlendi. Minimum fiyat ise 66,1 milyar ruble olarak belirlendi. Ve sonuç; havaalanı minimum fiyattan satıldı. Rusya Ulaştırma Bakanlığı Kommersant'a yaptığı açıklamada, "İhale sonuçlarından memnunuz. Rusya'nın en büyük havaalanlarından birinin yönetimini deneyimli bir firmanın devralması, ulaştırma sektörü için büyük önem taşıyor" dedi. Buradaki asıl çarpıcı gerçek rakamların arasındaki uçurumda gizli: 2011 yılında aynı grup, bu havalimanını satın almak için 3,8 milyar dolar teklif etmişti. 15 yıl sonra, devletin bizzat yarattığı hukuki kriz ve "millileştirme" politikasıyla, aynı varlığı değerinin dörtte birine ele geçirdi. Kremlin dostu iş adamlarının yüksek kazançlı varlıkları ucuza satın almasına izin verilerek oligarşi, Putin’in elindeki bir oyun hamuru gibi yeniden şekilleniyor. Carnegie Rusya Avrasya Merkezi'nden Alexandra Prokopenko'ya göre bu durum yeni bir ‘etkili ve aktif sadıklar ordusu’ yarattı. Sözde “millileştirme” yapılarak Giacomo Tognini'ye göre, sadece 2024 yılında Rusya'da 11 yeni milyarder ortaya çıktı. Kısacası bugün Rusya’da oligarşi kabuk değiştiriyor. Kremlin, pek çok varlığa el koyuyor ama halk adına değil aksine sermayeyi, savaş ekonomisinin çarklarını daha "verimli" çevirecek sadık bir muhafız sınıfına paylaştırıyor. Giacomo Tognini’nin de altını çizdiği gibi, sadece bir yılda ortaya çıkan 11 milyarder, "milli" denilen bu ganimet sofrasının yeni sahipleri. El koyma, yandaş sermaye yaratma, rakipleri tasfiye etme, peşkeş çekme… Peki bu anlattıklarım size bir yerden tanıdık geliyor mu? Evet, doğru bildiniz…

Raporun anlattıkları: Herkes biliyor zarların hileli olduğunu

Raporun anlattıkları: Herkes biliyor zarların hileli olduğunu

Ortadoğu büyük bir alt üst oluş içinde. ABD-İsrail eksenli kanlı dönüşümün sarsmadığı tek bir kare toprak parçası yok . Bölgenin emperyalist-siyonist çıkarlar doğrultusunda şekillendirme girişimlerinde belli bir aşamaya varılırken tablo da yavaş yavaş netleşmeye başlıyor. İsrail’e sorun çıkaran rejimler, aktörler, devlet dışı yapılar tasfiye edildi . Batı karşıtı rejimler ABD ve müttefikleri tarafından yıkıldı. Libya, Irak, Suriye, Yemen vs. ABD-İsrail’in bölgenin bir bütün olarak dönüşümünü tamamlamalarının önündeki en büyük engel olarak tek İran kaldı . Bugünlerde İran cephesine yapılan askeri yığınak ile dönüşümün son halkası da tamamlanmak isteniyor. BİRİNCİ AŞAMA GERİDE KALIRKEN; QOU VADİS 7 Ekim saldırılarının tetiklediği kanlı dönüşüm sürecinin Türkiye ayağında da 18 Şubat itibariyle birinci aşama “resmen” geride kaldı . Erdoğan-Bahçeli’nin “iç cephe tahkimatı” gayesiyle İsrail korkusu üzerinden startını verdiği süreç kapsamında kurulan komisyon raporunun kabul edilmesiyle ikinci aşamaya geçildi. 1 Ekim 2024’te Meclis’teki tokalaşma ile fiilen başlatılan süreç ilk günden itibaren Ortadoğu-Suriye eksenliydi. Tarafların her birinin farklı tanımladığı sürecin her bir aşaması da öyle ilerledi. AKP-MHP süreci iki nedenle başlatmıştı: • Suriye’de mevzi kazanmak: Rejim Öcalan üzerinden SDG/Kürtlere nüfuz etmek, olası kazanımlarının önüne geçmek, “de facto” statüyü dağıtmak. • İçeride rejimi tahkim etmek: Suriye ve Ortadoğu merkezli gelişmeleri iç politikaya tahvil ederek, iç cephe tahkimatını sağlamak ve rejiminin ömrünü uzatmak. Her iki süreç de birbiriyle bağlantılıydı, iç içe geçen olaylar ağında Suriye üzerinden Türkiye, İmralı üzerinden de SDG-Şam sürecine müdahale edildi. ABD, Türkiye ve İsrail’in icazet ve desteğiyle HTŞ’nin Fırat’ın doğusuna girmesinin ardından Türkiye’deki süreçte de raporlama kısmı tamamlandı. O İLK DÜĞME YANLIŞ İLİKLENMESİN BİR KERE 5 Ağustos’ta başlayan Meclis komisyonu çalışmalarının üzerinde geçen yaklaşık yedi ay sonrasında tamamlanan rapor beklenildiği üzere iktidar bileşenlerinin zihniyetinin yansıması oldu. Süreç Kürt sorununun kabulü üstüne başlatılmadığı için her aşaması da bu reddiyeyi kayıt altına aldı. Rejim ısrarla “Terörsüz Türkiye” olarak süreci kodladı. AKP-MHP’ye göre ortada bir sorun olmadığı için haliyle çözümü de olamazdı ve mesele “bir terör” meselesiydi. PKK’nin kendisini feshetmesi, silah bırakması ve ülke sınırları dışına çıkmasıyla mesele de büyük oranda –en azından şimdilik- halledilmiş oldu! Sürecin ilk düğmesi bir kez yanlış iliklenmişti . Farklı bir sonuç beklenemezdi. AKP, MHP, CHP, DEM ve Yeni Yol’dan oluşan rapor yazım ekibinin 82 sayfalık raporunda bir tek yerde dahi “Kürt sorunu” ifadesi yer almaması , o düğmeyle ilintili. DEM ve CHP’nin rapora şerhli “evet”, TİP ve EMEP’in “hayır” demesi de raporun tek taraflı bir yaklaşımın ürünü olduğunu gösterdi. REJİMİN “İÇ CEPHE”SİNE LOJİSTİK DESTEK Tartışmalı komisyondan geçen rapor, AKP-MHP dışında kimseleri memnun etmese de rejim arzuladığı “iç tahkimat”ın yollarını döşemekte bir hayli yol almış oldu . İktidarın temel planı ilk günden itibaren ortadaydı; Yeni rejimi kurumsallaştırmak için Kürtleri yanına çekmek, muhalefeti yalnızlaştırmak ve tüm itirazları bastırmak. 1 Ekim 2024’ten 18 Şubat 2026’ya kadar geçen yaklaşık 16 aylık sürede rejimin süreci bir dayanak olarak kullanmak istediği daha ilk günden kendisini açık şekilde gösteriyordu. İKİNCİ AŞAMA İLKİNDEN DE SANCILI VE BELİRSİZ 18 Şubat itibariyle “yasal düzenleme” denilen ikinci aşamaya geçilse de yeni evre ilkinden de sancılı ve belirsizliklerle dolu . Raporda demokratik taleplere, özgürlüklere ilişkin kayda değer bir düzenleme yok. Rapor ne Kürtlerin ne Türklerin ne de ülkenin genelinin taleplerini karşılıyor . Rapora “hayır” oyu veren vekiller de bu görüşte. EMEP’in Komisyon üyesi İskender Bayhan, ret kararlarının temel dayanaklarını şöyle özetliyor: • “ Raporda “Kürt sorunu” ifadesi bir kez bile geçmiyor. -Sorunun adı yok, kök nedenleri yok . -Anadilde eğitim bir yana, anadil hakkı kavram olarak dahi yer almıyor . - Her şey “terör parantezi”ne alınarak izah edilmeye çalışılıyor . -Halka karşı işlenmiş suçlara dair tek bir cümle bulunmuyor. -Eve dönüş ve siyasi genel af konusunda güven verecek somut bir düzenleme yok. -Raporun özellikle ilk bölümleri, komisyon çalışmalarının ortaya çıkardığı birikimi değil, Saray rejiminin ideolojik-politik hattını yansıtıyor . Rapora hayır oyu veren iki kişiden biri olan komisyon üyesi TİP milletvekili Ahmet Şık da, itirazlarını şöyle dile getirdi: “ Sorunun adı dahi konmuş değil . Kürt meselesi “terör” kavramına indirgeniyor. Rapor bir çözüm programı değil, siyasi sorumluluktan kaçış belgesi. Sorunun adını koymaya cesaret edemeyen bir metnin çözüm üretmesi mümkün olmaz. Barış demekten imtina eden anlayışın barışı inşa etmesi zaten beklenemezdi.” DEM Parti de rapora düştüğü şerhte, “Terörsüz Türkiye süreci”, “terör örgütü”, “terör belası” gibi kavramların kullanılmasını uygun bulmuyoruz” dedi. EKMEK, ADALET, DEMOKRASİ YOKSA BARIŞ DA OLMAZ Barış; ekmek, adalet, demokrasi ve özgürlük mücadelesinden ayrı ele alınamaz. Tek adam rejiminin oyunlar peşinde olduğu, süreci güvenlikçi bir paradigmaya sıkıştırdığı “sır” değil. Raporun mevcut halinden farklı çıkmayacağını da herkes biliyordu. Ülkede otokratik bir tek adam bir rejim inşa edilmeye çalışılırken, temel hak ve özgürlükler budanırken, iktidarın “barış” konusunda samimi olması beklenemezdi. Özetle herkes biliyor/du “zarların hileli olduğunu.”