Polis kurşunuyla ölümü AYM hak ihlali görmedi

Polis kurşunuyla ölümü AYM hak ihlali görmedi

Haber Merkezi Anayasa Mahkemesi (AYM), Diyarbakır’da 6 Aralık 2009 tarihinde Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) kapatılması protestoları sırasında polis kurşunuyla katledilen Dicle Üniversitesi öğrencisi Aydın Erdem’in ölümüne dair yapılan başvuruyu reddetti. Mahkeme hem yaşam hakkı hem etkili başvuru hakkı hem de makul sürede yargılama hakkının ihlal edildiği gerekçelerini “kabul edilemez” buldu. Dosya avukatlarından İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakır Şube Yöneticisi Yakup Güven, karara ilişkin MA’ya konuştu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvuracaklarını aktardı.

'Duvarların ardında yıllarımı bıraktım, inançlarımı değil'

'Duvarların ardında yıllarımı bıraktım, inançlarımı değil'

Dokuz yüz otuz yedide dedesi Hesene Heyder, Aşkirek’ten bir adamı vurmuştur, çok kalmaz, Aşkirekliler, toplanıp onu vururlar. Devir, yaban kurtların devridir. Babası Ali, bundan böyle sey sayılacaktır, bu yetim demektir. Bu, onun anası Bese adıyla tanınacağının da habercisidir: Ale Bese. Sonra 1938 gelir, çatar. Haydaranlılar ilk teslim olanlardır, ilk katledilenler de. Ali, yanında anası Bese ve on bir yaşında abla Xeyzan ile sürgün yollarına düşerler. Tren, araba, ray, yol derken, günlerden sonra Niğde’ye bağlı Til köyüne atılırlar. Burası bir Rum köyüdür. O vakit Niğde, Nevşehir’in ilçesidir. Xeyzan on altı yaşına gelir; 1944’te sürgünde Arezanlı bir sürgün gençle evlendirilir. Sürgün dokuz yıl sürer. Dağların, vadilerin ve uzun yolların ötesindedir memleket. 1947’ de af çıkar; üç dönüş bileti verilir; bir kara vagonla Erzıngan üzerinden dönerler Ama Haydaran yine yasaktır. Birkaç yıl Pülümür’ün bir köyünde kalırlar. Köylerine, yakılmış, yıkılmış, taş üstünde taş kalmamış Roşnek’e döndüklerinde takvimler dokuz yüz elli biri gösterir. On dört senelik ayrılık, hayal edilemez felaketlerden sonra nihayet son bulmuştur. Ale Bese, annesi -ve geride ne kalmışsa-, yeni bir hayata başlarlar. Qışlacıdırlar, bu topraksız, mülksüz ve yurtsuz olmak demektir. Dışlanmışların da dışlanmışları, ezilenlerin de ezilenleridir. Nerede yer bulursa oraya sığınanlardır. Kışları ayrı, yazları ayrı yerde geçenlerdir. Bu yüzden Rosnek, Sogayig ve Pardi üçgeni arasında dolanır dururlar. Ama böyle yaşamak her babayiğidin harcı değildir. Ale Bese’nin yolu, yirmileri bulduğunda Elazığ Çimentó ya düşer. Işçidir. Oradan Karabük Demir Çelike geçerı yine işcidir. Karabük’te Türkiye şçi Partisi ile tanışır. Zonguldak Maden Ocağı’nda çalışır. PETKİM Rafinerisine girer. İzmit’te, ismet Demir ve Necmettin Giritlioğlu dahil yedi arkadaşıyla beraber Yapı İş Sendikası’nı kurarlar. İşçi sınıfı, sendika, hak alma, grev, toplu sözleşme gibi kelimeler tüm fabrikalarda yankılanmaktadır. Devir, artık işçi sınıfının devridir. İzmir Aliağa Rafinerisi’ne gönderilir. Her gün, her an grev ve direnişlerle geçmektedir. 12 Mart’ın ayak sesleri duyulmaktadır. Yapı İş, Amerikan fabrika işçilerine de el atmıştır. Giritlioğlu, sendika genel başkanı olduğu yıl, Aliağa rafinerilerinde tank montajı yapan, BUDGER işçilerini örgütler. Kıran kırana bir emek-sermaye kavgası başlamıştır. ∗∗∗ Bir Ağustos sıcağında -dokuz yüz yetmişte-, Yapı İş’in BUDGER’ deki grevine, ağzı salyalı, eli tabancalı faşistler saldırır; Aliağa Rafineri kapısında atılan kurşun cesur bir işçiyi bulur, Türkiye’nin ilk işçi liderlerinden Necmettin Giritlioglu-henüz yirmi altı yaşında- son nefesini verdiğinde, bizim Ale Bese’ nin kucağındadır (Bkz. Can Şafak, Bir Devrimcinin Hatırası Necmettin, Ayrıntı Y.). Ale Bese -ikinci bir sürgünden dönercesine- yeniden yurdunun yolunu tutar. Pardi’ye gelir. Oğlu Baki ilkokulu bitirmiş, bıyıkları yeni terlemiş, bir yol aramaktadır. Adil Ovalıoğlu, İbrahim Kaypakkava gelmiş, sessiz sedasız köylerde dolaşmaktadır. Yapı İş kurucusu, sendikacı Ale Bese, bu isimlerin kapısını çaldıkları ilk kişidir. Oğlu Baki, dokuz yüz yetmiş ikide, Mameki merkezde, işçi köylü fedaileriyiz, başlıklı bir bildiriyi dağıtırken arkadaşlarıyla beraber gözaltına alınır. Baki’nin yolu, Diyarbakır Sıkıyönetim’e düşer. On beş yaşında çocuk, tutukevinin altı nolu hücresine koyulur. Üç gün sonra Ale Bese ve bir grubu Haydaran’dan alır Diyarbakır’a getirirler. Ibo da getirilmiştir. Baba-oğul yan yana hücrededirler. Ale Bese bir buçuk metre boyu, burçak bıyığıyla hemen dikkati çeker. Askerler, bu eski sürgün, yeni sendikacı, şimdi köylü adama, her sabah sen neden burdasın diye sorarlar. O önce oğlum yüzünden der. Her soru, Baki’ye hücresinde dayaktır. Bir sabah Ale Bese, ben kendim geldim, İbo’ya yardım etmişim, der. Oğla dayak durur. Bir aylık soruşturma sonunda Sıkıyönetim Mahkemesi’ne çıkarlar. Baki tutuklanır. Sorgu sırası Ale Bese’ye geldiğinde -nüfustaki adıyla sanıyla Ali İşçi-, boyuna posuna aldırmadan hakim bey devlet benden korkuyor der. Hakim kızar, onu derhal serbest bırakır. İstikamet bir kere daha Pardi’ye doğrudur. Davutpaşa, Selimiye derken, Dokuz Yetmiş Üç Affı ile Baki de nihayet yurduna döner. Baki bu ikincisinde, On İki Eylül’de düştüğünde, bir sekiz sene daha yatacak; çıkar çıkmaz askerlik şubesine teslim edilmek için kelepçelenecek, bir cemse içinde, bitişiğindeki yüzbaşının sorusuna, duvarların ardında yıllarımı bıraktım, inançlarımı değil, diyecektir. Geçen gün anıları çıktı, aldım, okudum, bir buçuk metre boyu ve olağanüstü cesaretiyle Ale Bese’yi, adına kitaplar yazılan sendikacı Necmettin’i andım. Dokuz yüz yetmiş üç Diyarbakır’ından bu yan, şimdi iki bin yirmi beş Silivri’sindeyiz. Hapishaneler, hücreler, duvarlar -dün de bugün de- vız gelir, geçer. Duvarlar ardında geçen yıllardır, inançlar baki kalır.

İlk icraat, savunma hakkına

İlk icraat, savunma hakkına

Koltuklar, makamlar, taraflar, kanunlar birbirine karıştı. Yargıda neden kanunlar ve kurallar olduğunu, bu kuralların neden ve nasıl konduğunu en baştan, belki de yüzyıllar öncesinden tartışmak zorunda kaldık. Örneğin, neden savunma var, avukatlar neden var, eh, kürsünün karşısındakiler halihazırda “suçlu” değil mi? Değil. Yani, bilmiyoruz. Yargı kuralları da masumları suçlulardan kesin olarak ayırma çabası üzerine bina edildi. Dolayısıyla savunma makamı, adaleti tesisin ana gövdesinden. Her kürsüye çıkanı otomatik “suçlu” saydığımızda kürsüye de gerek kalmıyor. Akın Gürlek, Adalet Bakanı oldu. İlk açıklamasının başlıklarından biri savunma hakkıydı: “Bir mevzuat boşluğumuz var, yasal düzenleme yapacağız. Tutuklularda, avukat, cezaevinde istediği zaman, 24 saat görüşebilir. Tutuklularda böyle bir boşluk var, avukatlar rahat bir şekilde görüşebiliyor. Sabah 08.00’de geliyor avukat, gece 24.00’e kadar… Bizzat görüşüyor. Ona şahsi notlarını verebiliyor. Bu konuda bir düzenleme yapılması lazım.” ANAYASAL HAK Avukatlar neden tutuklu müvekkilleriyle görüşüyor? ÇHD Genel Merkez Yöneticisi, Avukat Oğuzhan Topalkara’ya sordum, “Hapishanede tutuklu ile sınırsız görüşmek ceza hukukunun ruhu gereği elzem, henüz suçlu kabul edilmeyen kişinin ‘masumiyet karinesinin’ korunması için gerekiyor. Bu hak, tutuklunun kısa süreler ile çıkabildiği mahkemeye karşı sınırsız bir hukuki yardım ile en azından savunma hakkı, fiziken özgür bir insan ile eşit olsun diye var. Anayasa ile koruma altına alınan savunma hakkı ancak etkin bir kullanım ile anlam ifade eder. Bu durumu yalnız teorik bir gereklilik olarak değil, somut bir gereklilik olarak da değerlendiriyoruz” dedi. EVRAK YIĞINI Pratikte bu hakkı nasıl kullandıklarını sordum, şu bilgileri verdi: “Avukatı olmaksızın, tutuklu dosyasına bile ulaşamaz. Kendisine ancak savcılığın beğendiği delillerin, beğendiği kısımlarıyla yer aldığı iddianame gönderilir. Bu da etkin bir savunma için yeterli olmaz. Tüm dosyaya ulaşması mahkemenin keyfine kalmıştır… Bazısı hiç göndermez, dosya biraz kalınsa CD içerisinde gönderir. Bu CD açılır mı tesadüfe kalmıştır, açılırsa tutuklu haftada en fazla 10 saat bilgisayar hakkıyla, içinden çıkılamaz şekilde tasnif edilmiş dosyasını anlamaya çalıştır. Bu anda internet yardımı da yoktur, soru sorabileceği avukatı da. Örneğin ÇHD dosyası karar günü geldiğinde 82 klasöre çıkmıştı, bunun nasıl içinden çıkılmaz bir evrak yığını olduğunu tahmin edebilirsiniz. İşte hiçbir kaynağa erişimi olmayan tutuklu, içine düştüğü evrak dağında, hukuki terimler yığınında boğulur, buradan da ancak avukatıyla çıkabilir.” Neden çıkması gerekir? “‘Masum’ olduğu karine olarak kabul edilen tutuklunun, dosyasına tam erişiminden ve hakkındaki tüm suçlamayı tam olarak anlayabildiğinden emin olmak gerekir. Bu emin olma çabası için de kendisiyle aynı safta bulunan tek kişi olan avukatıyla, sınırsız şekilde görüşebilmesi gerekir.” Avukat Topalkara, bugün bu tartışmanın aksine, hapishane görüşü dışında avukat ile tutuklu arasında hızlı ve etkin evrak alışverişinin nasıl yapılabileceğini konuşmamız gerektiğini ekledi. Bakan Gürlek’in açıklamasına, 80 barodan da tepki geldi. İmzaları kolay kolay yan yana gelmeyen 80 baronun bu net çıkışında, konunun direkt olarak savunma hakkıyla ilgili olması etkendi. Onlar da açıklamalarında gaz ve toz bulutundan başladılar, savunma hakkının insanlığın tarihsel gelişim süreciyle paralel olarak ilerlediğini söylediler, uluslararası sözleşmeler, uluslararası yargı kararları ve ulusal yüksek yargısal organlarının her fırsatta savunma hakkının geliştirilmesi konusunda düzenleme yaptığını hatırlattılar. Yani, insanlığın en temel haklarından birinden, savunma hakkından bahsediyoruz. Halen bir “masumiyet karinesi” kaldıysa tabii…

Barış için samimiyet gerekir…

Barış için samimiyet gerekir…

Bu hafta hem TBMM ve hem de yurttaşlarımız için kritik bir hafta olacağı şimdiden belli… Hükümette yapılan değişiklik sonrası, özellikle yeni İçişleri ve Adalet Bakanlarının uygulayacakları icraatlarının ne olacağı hakkında iddiaların, en azından ipuçlarını görme fırsatını yakalayacağız… ∗∗∗ Yaklaşık bir ay sonra, yani Mart’ta başlayacak İBB davalarında, Adalet Bakanının yargılama üzerinde oynadığı rol, evrensel hukukun emrettiği ve halkın vicdanlarında tereddüt bırakmayan adaletin oluşmasına müsaade mi edecek? Yoksa bilinen tavrıyla iktidarı mı sevindirecek? Yeni İçişleri Bakanı ideolojik bağımlığıyla mı ülkeyi yönetecek ve yurttaşların can ile mal güvencesini kendi biat anlayışlıyla mı sağlayacak? Ya da Cumhuriyet İlkelerine bağlı kalarak kendi düşüncesini uygulayan değil, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin saygın bir ülke olduğunu gösteren temel ilkelere bağlı olarak mı görev yapacak? Bunları yaşayarak göreceğiz… İktidarın iç barışı sağlamak ve “Kürt Sorunun” çözmek adına atılan son adımı olarak kabul edilen, MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin müellifi olan barış projenin başarılı olup olmayacağı da bu hafta belli olacak… “TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi” Komisyonunun açıklayacağı raporun, partiler ve halkımız tarafından nasıl değerlendirileceği merak konusu… Henüz ortak rapor açıklanmadan Öcalan’a “umut hakkının” verilmesi tartışması başladı… Aslında Komisyonda yer alan partilerin asgari müşterekte birleşmeleri, çözüm yolları üzerinde sağduyuyla hareket etmeleri, kangren olmuş dışlama düşüncesini silip atabilir! İç barışla birlikte kalıcı demokrasi, hak ve özgürlüklerin temellenmesi sağlanabilir… Halkımızın beklentisi bu! ∗∗∗ Bu sorunu çözebilmek, kalıcı barışı oluşturabilmek, farklılıkları zenginlik olarak kabul  ederek, milletin vicdanında kalıcı yer alabilmek için Kürt sorununu çözüme fırsatı her yurttaşın sorumluluğundadır… Bu konunun çözümü “önce samimi olmakla” başlar… Ayrıca, demokrasinin var olabilmesi, hak hukuk ve adaletin oluşturulması, vicdanların doğrudan ve adilden yana kararlı olabilmesi için sadece demokrasi değil, laiklik ilkesinin var olması gerekir… Laik bir ülkede inanç özgürlüğü ve güvencesi, insan olmanın gerçeklerini ortaya koyar… İnançlı olanların  adaleti bulması çok kolaydır… ∗∗∗ Söylenen sözlerin, yapılan eylemlerin ve açıklamaların kaydedildiği dijital bir dönemde yaşıyoruz… TBMM’deki “Kardeşlik Komisyonunun” en önemli iddiası, Öcalan ve arkadaşlarına umut hakkının verilmesiydi… Bu nedenle ilk defa bir “TBMM heyeti” İmralı’ya gitti. Her ne kadar AKP üyesi Hüseyin Yayman, “İmralı’da olmadığını” ifade eden sözler ederek, heyet ve eylemi Trajikomik bir konuma düşürmüşse de sonunda Meclis samimi bir adım atmıştı… Peki şimdi, ne oldu da verilen taahhütlerden geri dönülüyor? ∗∗∗ 2013 tarihinde Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Derya Sazak, İktidarın bilgisi dahilinde İmralı’ya giden partili heyetin, Öcalan’la yaptığı görüşme tutanaklarını yayınlamıştı… O gün büyük olay oldu… Tutanaklar, bazı bilgileri ve yapılanlar, politikaları ve konulan hedeflerin arkasındaki gerçekleri, milletin gözleri önüne serdi… O gün yapılan çok önemli ve bir o kadarda çok büyük bir gazetecilik olayıydı… Bu haber sonrasında İktidarın, gazetenin sahibi Demirören’e baskı kurduğu ve azarlanan Demirören’in ağladığı iddiaları, tüm basına yansımıştı... Arkasından Derya Sazak’ın da işine son verildi... Böylece dürüst ve gerçek gazetecilikte cezalandırılmış oldu… Şimdi İmralı’ya giden milletvekillerinin tutaklarını kamuya açıklayan TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş oldu. Burada not düşülmesi gereken konu “aynı iktidarın iki farklı uygulaması!” Sazak ve Kurtulmuş ‘u cesaret ve samimiyetlerinden dolayı kutlamak gerekir… ∗∗∗ 14 Mart 2006'da Derya Sazak, İsmail Beşikçi ile Kürt Meselesi üzerine bir röportaj yapmıştı. Kürt gerçeklerini anlatan bir söyleşi… O söyleşinin mutlaka okunması gerekir… ∗∗∗ “Kardeşlik, barış “sözlerinin askıda kalmaması için Eş Başkan Selâhattin Demirtaş’ında bu konuda katkılarına ihtiyaç olduğunun altını çizmeliyim… Onun düşünceleri, barış için karşılık beklemeden yol göstermesi, gençlik üzerindeki etkisi, Komisyonun çabalarına ciddi ve samimi katkı sunacaktır…

ABD, yeni Ortadoğu düzeni ve bağımlılığın sürekliliği - I

ABD, yeni Ortadoğu düzeni ve bağımlılığın sürekliliği - I

Ortadoğu bölgesi ve dünya, olası bir ABD-İsrail askeri operasyonu beklerken bir yandan bölgede yeni bir düzen kuruluyor. Küresel sistemdeki dönüşümün, dünyanın en kritik bölgelerinden biri olan Ortadoğu’yu da etkilemesi beklenirdi ve öyle de oldu. Bu yazıda, yanı başımızda kurulmakta olan bu düzenin temel taşlarını tartışacağım. Birinci olarak, bu yeni düzen, yine dışarıdan, yukarıdan ve Batılı ülkeler tarafından kuruluyor. Yüz yıl sonra tarihin bu bölgede bu şekilde tecilli etmesinin rahatsız ediciliği yanında, nedenlerine de değinmeye çalışıyorum. İkinci olarak, bu düzenin devletler (örgütler değil) eliyle işleyeceği ve artık hepsi ABD müttefiki olan merkezi yönetimler arasındaki uyuma dayalı olarak kurulduğunu tartışıyorum. Bunun işleyip işlemeyeceği ise ayrı bir konu. Üçüncü olarak küresel sistemden bahsedilirken çok sık dile getirilen, “ABD çöküşte-Çok kutupluluk güçleniyor-Küresel Güney yükselişte” üçlü yorumunun neden Ortadoğu’ya yansımadığını tartışacağım. ULUSAL GÜVENLİK BELGESİNDE ORTADOĞU ABD Ortadoğu’yu artık küresel siyasetinin merkezine koymak istemiyor. Bu yaklaşım, Trump yönetiminin Kasım 2025’te yayınladığı Ulusal Güvenlik Strateji Belgesine çok açık yansımış. Öncelikle, Ortadoğu bölgesi, Belge’de diğer bölgelerden geride, dördüncü sırada yer alıyor ve kısa tutulmuş. İkincisi, Ortadoğu ele alınırken başlık olarak “Sorumluluğu Aktarmak ve Barışı İnşa Etmek” ifadesi kullanılmış. Başlık aslında siyasetin içeriğini ya da Trump yönetiminin niyetini yansıtıyor. Belge açıkça artık enerji ihtiyacı (ABD net petrol ve doğal gaz ihracatçısı) ve büyük güç mücadelesi açısından Ortadoğu’nun ABD için eski öneminin kalmadığını dünyaya ilan ediyor. Aslına bakılırsa, Ortadoğu’dan çekilme, 2011’de Obama döneminde başlayan bir tartışma. Ama Trump yönetimi bu konuda daha net davrandı ve ilk kez Ortadoğu’yu ABD açısından bir stratejik kazınım olarak değil, üzerindeki bir yük olarak tanımladı. YENİ SİYASETİN YENİ YÖNTEMLERİ İç ve dış politikada arka kapı diplomasisi, aracılar ve enformel ağların kullanılması rastlanan bir durumdur. Siyaset sonuç alma işi olduğu için özellikle ABD birçok sorun ve krizde en kestirme yolu tercih eder, en düşman ilan ettikleri dahil her aktörle temas kurar, görüşür, pazarlık yapar. Ama yaşadığımız dönemin bir özelliği olarak Trump yönetimi altında ABD bu yaklaşıma bir eşik atlattı ve kurumsallığı özellikle ve bilerek dışladı. Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel temsilcisi Tom Barrack, Özel Temsilci Steve Witkoff ve damadı ve danışmanı Jared Kushner, geleneksel kurumları atlayarak doğrudan liderler diplomasisi yöntemiyle Ortadoğu’yu şekillendiriyorlar. Bu üç isim Gazze’deki Barış Kurulu’ndan Yemen İç Savaşına ve İran’a kadar herhangi bir etik kaygı ve bölge ülkelerinin ve halklarının beklentilerini gözetmeden, bütün işlerin içindeler ve gerektiğinde çözüm dayatıyorlar. Bir tek Trump’ı muhatap alıyorlar; Dışişleri Bakanı Rubio’nun bile birçok karardan haberi olmuyor. Çünkü amaç hızlı bir şekilde Ortadoğu’yu biçimlendirmek. Gerektiğinde askeri güç kullanımı ya da diplomasi gibi geleneksel yöntemlerin yanında bazıları kişisel ticari, mali, yatırım imkanlarını da yeni dönemin bir unsuru olarak her siyasal görüşmede ve dönüşümde araya sıkıştırıyorlar. İSRAİL’İN GÜVENLİĞİ SORUNU ABD’nin, bölgedeki angajmanını azaltmayı hedeflemesi ile İsrail’in önümüzdeki on yıllar boyunca güvenliğinin garanti altına alınması aynı siyasetin parçaları. ABD bu yüzden İsrail’in güvenliği için üçlü bir strateji izledi. 1- İsrail’e sorun çıkaracak rejimler askeri yöntemlerle tasfiye edildi. Uzun bir süreçte Batı karşıtı olan (neoliberalizme entegre olmayı reddeden ve sosyal devletten uygulamalarından vazgeçmeyen, milliyetçi, ve Rusya-Çin gibi ülkelere yaslanan) rejimler ABD ve müttefikleri tarafından yıkıldı. Libya (Kaddafi), Irak (Saddam) ve son olarak Suriye (Esad). Bunun son halkası tabii ki İran. Ama İran ölçek ve kapasite olarak diğerlerinden farklı olduğu için daha ince ve zamana yayılan bir strateji gerekti. Şu an bu aşamadayız. 2- ABD, diplomasi cephesinde, İsrail’in güvenliğine katkı sağlayacak önemli bir diplomatik hamle yaptı. Hala İsrail’i tanımamış Arap ülkelerinin İsrail’i tanımalarını öngören İbrahim Anlaşmaları gibi süreçleri de hayata geçirdi. Gazze’deki katliam nedeniyle ara verilse de ABD bunun için ağırlığını koyacak ve süreci devam ettirmeye çalışacak. 3- İsrail’e sorun çıkaracak örgütler baskı altına alındı, liderlikleri yok edildi. Hizbullah ve Hamas gibi. ABD bir yandan İsrail’i rahatlatacak askeri müdahalelerde bulunurken, öte yandan Gazze’de olduğu gibi vahşi katliamlar yapmasına, Tahran’da suikast düzenlemesine, Lübnan’ı, Suriye’yi, hatta müttefiki Katar’ı vurmasına göz yumdu. Trump yönetimi ile İsrail arasındaki en önemli fikir ayrılığı ise Suriye’de çıktı. Trump, Şara yönetiminin ülkeye hakim olmasını isterken, İsrail bölünmüş, istikrarsız ve zayıf bir Şam yönetimi istiyordu. Bu gerilim 18 Ocak’ta Paris’teki anlaşmayla Şara’nın genel olarak İsrail’in taleplerine boyun eğmesiyle çözüldü. İDEOLOJİSİZ BİR ORTADOĞU’YA DOĞRU MU? Ortadoğu bölgesi tarihsel süreç içinde ideolojilerin etkisini kaybettiği bir coğrafyaya dönüştü. Günümüzde kimse Pan-Arabizm’den söz etmiyor; Baasçılık ve Arap milliyetçiliği Irak, Libya ve Suriye’deki parti ve rejimlerin devrilmesiyle yalnızca kurumsal değil, ideolojik olarak da tasfiye edildi. Bölgede sola en çok yaklaşan ideoloji, bir işçi sınıfına dayanmasa ve otoriter-bürokratik bir yönetime sahip olsa da sosyal devlet uygulamalarını önemseyen Baasçılıktı. Onun dışında işçi sınıfının zayıf olduğu bölgede sol hareketler güçlenemedi. 20. yüzyıl boyunca bu bölgede en güçlü ideoloji İslamcılık oldu. Ne var ki, hem siyasal İslamcılık geriledi, hem de bölgede toplumsal olarak dinin etkisi azalmaya başladı. Geniş Ortadoğu bölgesinde en organize siyasal İslamcı hareket olan Müslüman Kardeşler başta doğduğu yer olan Mısır başta olmak üzere artık terör örgütü olarak görülüyor. En son Trump yönetimi Müslüman Kardeşleri terör örgütü ilan etti. ABD bölgede nüfuzunu yeniden tahkim ederken önceliği siyasal İslamcı hareketler değil otoriter liderler. Suriye’de radikal İslamcı kökenden gelen Şara bu sürecin istisnası olarak görülebilir. Ama Şara İslamcı olduğu için değil, Esad’ı ancak HTŞ ile devirebilecekleri ve ülke üzerinde Sünni bir yönetimi ancak örgütten devşirilmiş, her yerinden Batı’ya bağlı ve bağımlı bir aktörle daha kolay yönetebileceği için tercih edildi. İran’da İslamcı yönetim başörtüsü yasağında geri adım atmak zorunda kalırken, Vahhabilik’in merkezi Suudi Arabistan’da Selman yönetimi altında şaşkınlık yaratan sekülerleşme adımları atılıyor. Dolayısıyla, İslamcılık hem yönetim düzeyinde “yukarıdan” hem de toplumsal düzlemde “aşağıdan” gerileme eğiliminde. ABD ve İsrail, Arap ve Müslüman toplumları ortadan kesen, onları mobilize edecek ve siyasal örgütlenmelerini sağlayacak alternatif bir ideolojik zemin oluşmasını istemiyorlar. Bu bölgede kurulmaya çalışılan düzen, her türlü pazarlığa açık liderler öncülüğünde, içeride istikrarlı, dışarıda ABD-İsrail stratejisine hizmet eden, sivil toplumun zayıf, demokrasinin işlemediği bir düzen. Bu şekilde bölge dışından emperyalist müdahalelere örgütlü, programlı bir direnç de gelmeyecek. Devam edecek…

Enflasyon raporu pembeye bürünmüş

Enflasyon raporu pembeye bürünmüş

Ocak’ta yüzde 4,84’lük aylık enflasyonla sarsılan tabloya rağmen TCMB, 2026 yıl sonu için tahmin aralığını yüzde 15-21’e çekip orta noktayı yüzde 18’e yükseltti. Merkez, yüzde 16’lık hedefi “çıpa” diyerek korurken raporun satır araları enflasyon dinamiklerinin hâlâ güçlü ve risklerin ‘geçici’ değil diri olduğunu ortaya koyuyor.

ABD için ölümcül tehdit: Küba

ABD için ölümcül tehdit: Küba

Bugün Küba sokaklarında dolaşan birinin aktaracağı manzara içler acısı olabilir. Ekmek için kuyruklara giren, otobüsün bir türlü gelmediği duraklara yığılmış, petrolün en temel gereksinimler için gerekli kısmını bile bulamayan, günün çoğunu elektriksiz geçiren insanlar ülkesi… Hemen burnunun dibinde de savaş gemileri, bombardıman uçakları ve gizli silahlarıyla dünyayı titreten ABD . Başında da “çökmüş bir ülke” olarak tanımladığı Küba ’ya çökmeye niyetli Trump . Egemen bir ülkenin başkanını gece yatağından kaçırmayı övünçle anlatan, İran’ı “ yenilmez armada ”sıyla tehdit eden o adam, 29 Ocak ’ta Küba ’yı ABD ’nin ulusal güvenliği için “ alışılmadık ve olağanüstü bir tehdit ” ilan etti. Küba devrimini boğmak için 64 yıl dır sürdürdükleri ambargoyla yetinmeyip, adaya petrol sağlayan herhangi bir ülkeye karşı kapsamlı yeni yaptırımlara izin veren bir başkanlık kararnamesi imzaladı. Amaç bir ülkeye ve halka diz çöktürmek, açıkça söylendiği gibi çökertmek, rejimi değiştirmek ve “çökmek”! Küba “ alışılmadık ve olağanüstü bir tehdit ”se, Trump en büyük bombardıman uçakları olan B-52 ’leri gönderebilirdi adaya. Galiba B-52 ’lerin Kübalılar ın üzerine kustuğu bombalara tepkimiz, şimdi uygulamaya başladıkları yaptırımlara göstereceğimiz tepkilerden farklı olurdu. Ya da şimdi göstermediğimiz tepkilerden! Oysa bombalarla yaptırımları kıyasladığınızda, hangisinin daha korkunç, hangisinin daha ölümcül ve insanlık dışı olduğunu söylemek zordur. ABD , yeni yaptırımlarla 1959 yılındaki devrimden bugüne abluka ve krizden başka bir şey dayatmadığı Küba ’yı şimdiye kadar görülmemiş bir insani krize sürüklemeyi hedefliyor. Yakıt tedariki tümüyle kesilmiş ve elektrik sistemi felç edilmiş bir ülkedeki günlük yaşamı düşünün. Geçen yıl Nisan ’da kısa süre elektrikten yoksun kalan birkaç AB ülkesi bunun ne kadarını gözünde canlandırabilir, bilmiyorum. Elektriksiz hastaneler; çalışamayan kuvözlerde ölen bebekler, durmuş yaşam destek makinelerinde ve ışıksız gerçekleştirilen acil ameliyatlarda hayatını yitiren hastalar. Kapanmak zorunda kalan okullar, üniversiteler, fabrikalar, işyerleri… Ekmek çıkaramayan fırınlar. Bulup buluşturdukları gıda maddeleri ve ilaçlar yakıt kıtlığı yüzünden dağıtılamadığı için daha da ağırlaşan açlık, hastalık… İnsanı kahreden bir çaresizlik! Bombalar altında ölmek mi, böyle ölmek mi? Hangisi daha zalimce, daha insanlık dışı? Silah ve bomba sesleri yok belki, ama bu da öldürücü bir savaş. Başka ülkelere bombalarla, savaş gemileri ve bombardıman uçakları ile değil, doktorları ile giden bir ülkeye yönelik yok etme ve halkını topyekûn cezalandırma savaşı. Önemli tıp dergilerinin başında gelen Lancet , 2025 Ağustos ’unda “ Uluslararası yaptırımların yaşa özgü ölüm oranları üzerindeki etkileri ” başlıklı bir araştırma yayımlamış, tek taraflı yaptırımların yılda 564 bin 258 ölüme neden olduğunu ortaya koymuştu. Yaptırımlarla her yıl öldürülenler doğrudan savaş sonucu ölenlerden birkaç kat fazla. 1970 ’lerde yaklaşık 15 ülke Batı ’nın tek taraflı yaptırımlarıyla karşılaşırken, bugün bu ülkelerin sayısı 60 ’ı buldu ve büyük çoğunluğu da Küresel Güney ülkeleri. Trump ’ın Küba ’nın ABD için “ alışılmadık ve olağanüstü bir tehdit ” yalanında bir doğruluk payı da var! Yalnızca Küba değil, bağımsızlıkta ve dayanışmada ısrar eden her ülke ABD için olağanüstü tehdit! Başka bir dünyanın mümkün olduğu fikri tehdit! İnsanlık, haydutun tehdidi karşısında şimdi ahlaki bir sınav verecek: Ya Trumpgiller in her yıl yarım milyon insanı öldüren yaptırımlar düzenine boyun eğecek ya da onu reddederek Küba ile dayanışma içinde olacak!