ABD, yeni Ortadoğu düzeni ve bağımlılığın sürekliliği - I

ABD, yeni Ortadoğu düzeni ve bağımlılığın sürekliliği - I

Ortadoğu bölgesi ve dünya, olası bir ABD-İsrail askeri operasyonu beklerken bir yandan bölgede yeni bir düzen kuruluyor. Küresel sistemdeki dönüşümün, dünyanın en kritik bölgelerinden biri olan Ortadoğu’yu da etkilemesi beklenirdi ve öyle de oldu. Bu yazıda, yanı başımızda kurulmakta olan bu düzenin temel taşlarını tartışacağım. Birinci olarak, bu yeni düzen, yine dışarıdan, yukarıdan ve Batılı ülkeler tarafından kuruluyor. Yüz yıl sonra tarihin bu bölgede bu şekilde tecilli etmesinin rahatsız ediciliği yanında, nedenlerine de değinmeye çalışıyorum. İkinci olarak, bu düzenin devletler (örgütler değil) eliyle işleyeceği ve artık hepsi ABD müttefiki olan merkezi yönetimler arasındaki uyuma dayalı olarak kurulduğunu tartışıyorum. Bunun işleyip işlemeyeceği ise ayrı bir konu. Üçüncü olarak küresel sistemden bahsedilirken çok sık dile getirilen, “ABD çöküşte-Çok kutupluluk güçleniyor-Küresel Güney yükselişte” üçlü yorumunun neden Ortadoğu’ya yansımadığını tartışacağım. ULUSAL GÜVENLİK BELGESİNDE ORTADOĞU ABD Ortadoğu’yu artık küresel siyasetinin merkezine koymak istemiyor. Bu yaklaşım, Trump yönetiminin Kasım 2025’te yayınladığı Ulusal Güvenlik Strateji Belgesine çok açık yansımış. Öncelikle, Ortadoğu bölgesi, Belge’de diğer bölgelerden geride, dördüncü sırada yer alıyor ve kısa tutulmuş. İkincisi, Ortadoğu ele alınırken başlık olarak “Sorumluluğu Aktarmak ve Barışı İnşa Etmek” ifadesi kullanılmış. Başlık aslında siyasetin içeriğini ya da Trump yönetiminin niyetini yansıtıyor. Belge açıkça artık enerji ihtiyacı (ABD net petrol ve doğal gaz ihracatçısı) ve büyük güç mücadelesi açısından Ortadoğu’nun ABD için eski öneminin kalmadığını dünyaya ilan ediyor. Aslına bakılırsa, Ortadoğu’dan çekilme, 2011’de Obama döneminde başlayan bir tartışma. Ama Trump yönetimi bu konuda daha net davrandı ve ilk kez Ortadoğu’yu ABD açısından bir stratejik kazınım olarak değil, üzerindeki bir yük olarak tanımladı. YENİ SİYASETİN YENİ YÖNTEMLERİ İç ve dış politikada arka kapı diplomasisi, aracılar ve enformel ağların kullanılması rastlanan bir durumdur. Siyaset sonuç alma işi olduğu için özellikle ABD birçok sorun ve krizde en kestirme yolu tercih eder, en düşman ilan ettikleri dahil her aktörle temas kurar, görüşür, pazarlık yapar. Ama yaşadığımız dönemin bir özelliği olarak Trump yönetimi altında ABD bu yaklaşıma bir eşik atlattı ve kurumsallığı özellikle ve bilerek dışladı. Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel temsilcisi Tom Barrack, Özel Temsilci Steve Witkoff ve damadı ve danışmanı Jared Kushner, geleneksel kurumları atlayarak doğrudan liderler diplomasisi yöntemiyle Ortadoğu’yu şekillendiriyorlar. Bu üç isim Gazze’deki Barış Kurulu’ndan Yemen İç Savaşına ve İran’a kadar herhangi bir etik kaygı ve bölge ülkelerinin ve halklarının beklentilerini gözetmeden, bütün işlerin içindeler ve gerektiğinde çözüm dayatıyorlar. Bir tek Trump’ı muhatap alıyorlar; Dışişleri Bakanı Rubio’nun bile birçok karardan haberi olmuyor. Çünkü amaç hızlı bir şekilde Ortadoğu’yu biçimlendirmek. Gerektiğinde askeri güç kullanımı ya da diplomasi gibi geleneksel yöntemlerin yanında bazıları kişisel ticari, mali, yatırım imkanlarını da yeni dönemin bir unsuru olarak her siyasal görüşmede ve dönüşümde araya sıkıştırıyorlar. İSRAİL’İN GÜVENLİĞİ SORUNU ABD’nin, bölgedeki angajmanını azaltmayı hedeflemesi ile İsrail’in önümüzdeki on yıllar boyunca güvenliğinin garanti altına alınması aynı siyasetin parçaları. ABD bu yüzden İsrail’in güvenliği için üçlü bir strateji izledi. 1- İsrail’e sorun çıkaracak rejimler askeri yöntemlerle tasfiye edildi. Uzun bir süreçte Batı karşıtı olan (neoliberalizme entegre olmayı reddeden ve sosyal devletten uygulamalarından vazgeçmeyen, milliyetçi, ve Rusya-Çin gibi ülkelere yaslanan) rejimler ABD ve müttefikleri tarafından yıkıldı. Libya (Kaddafi), Irak (Saddam) ve son olarak Suriye (Esad). Bunun son halkası tabii ki İran. Ama İran ölçek ve kapasite olarak diğerlerinden farklı olduğu için daha ince ve zamana yayılan bir strateji gerekti. Şu an bu aşamadayız. 2- ABD, diplomasi cephesinde, İsrail’in güvenliğine katkı sağlayacak önemli bir diplomatik hamle yaptı. Hala İsrail’i tanımamış Arap ülkelerinin İsrail’i tanımalarını öngören İbrahim Anlaşmaları gibi süreçleri de hayata geçirdi. Gazze’deki katliam nedeniyle ara verilse de ABD bunun için ağırlığını koyacak ve süreci devam ettirmeye çalışacak. 3- İsrail’e sorun çıkaracak örgütler baskı altına alındı, liderlikleri yok edildi. Hizbullah ve Hamas gibi. ABD bir yandan İsrail’i rahatlatacak askeri müdahalelerde bulunurken, öte yandan Gazze’de olduğu gibi vahşi katliamlar yapmasına, Tahran’da suikast düzenlemesine, Lübnan’ı, Suriye’yi, hatta müttefiki Katar’ı vurmasına göz yumdu. Trump yönetimi ile İsrail arasındaki en önemli fikir ayrılığı ise Suriye’de çıktı. Trump, Şara yönetiminin ülkeye hakim olmasını isterken, İsrail bölünmüş, istikrarsız ve zayıf bir Şam yönetimi istiyordu. Bu gerilim 18 Ocak’ta Paris’teki anlaşmayla Şara’nın genel olarak İsrail’in taleplerine boyun eğmesiyle çözüldü. İDEOLOJİSİZ BİR ORTADOĞU’YA DOĞRU MU? Ortadoğu bölgesi tarihsel süreç içinde ideolojilerin etkisini kaybettiği bir coğrafyaya dönüştü. Günümüzde kimse Pan-Arabizm’den söz etmiyor; Baasçılık ve Arap milliyetçiliği Irak, Libya ve Suriye’deki parti ve rejimlerin devrilmesiyle yalnızca kurumsal değil, ideolojik olarak da tasfiye edildi. Bölgede sola en çok yaklaşan ideoloji, bir işçi sınıfına dayanmasa ve otoriter-bürokratik bir yönetime sahip olsa da sosyal devlet uygulamalarını önemseyen Baasçılıktı. Onun dışında işçi sınıfının zayıf olduğu bölgede sol hareketler güçlenemedi. 20. yüzyıl boyunca bu bölgede en güçlü ideoloji İslamcılık oldu. Ne var ki, hem siyasal İslamcılık geriledi, hem de bölgede toplumsal olarak dinin etkisi azalmaya başladı. Geniş Ortadoğu bölgesinde en organize siyasal İslamcı hareket olan Müslüman Kardeşler başta doğduğu yer olan Mısır başta olmak üzere artık terör örgütü olarak görülüyor. En son Trump yönetimi Müslüman Kardeşleri terör örgütü ilan etti. ABD bölgede nüfuzunu yeniden tahkim ederken önceliği siyasal İslamcı hareketler değil otoriter liderler. Suriye’de radikal İslamcı kökenden gelen Şara bu sürecin istisnası olarak görülebilir. Ama Şara İslamcı olduğu için değil, Esad’ı ancak HTŞ ile devirebilecekleri ve ülke üzerinde Sünni bir yönetimi ancak örgütten devşirilmiş, her yerinden Batı’ya bağlı ve bağımlı bir aktörle daha kolay yönetebileceği için tercih edildi. İran’da İslamcı yönetim başörtüsü yasağında geri adım atmak zorunda kalırken, Vahhabilik’in merkezi Suudi Arabistan’da Selman yönetimi altında şaşkınlık yaratan sekülerleşme adımları atılıyor. Dolayısıyla, İslamcılık hem yönetim düzeyinde “yukarıdan” hem de toplumsal düzlemde “aşağıdan” gerileme eğiliminde. ABD ve İsrail, Arap ve Müslüman toplumları ortadan kesen, onları mobilize edecek ve siyasal örgütlenmelerini sağlayacak alternatif bir ideolojik zemin oluşmasını istemiyorlar. Bu bölgede kurulmaya çalışılan düzen, her türlü pazarlığa açık liderler öncülüğünde, içeride istikrarlı, dışarıda ABD-İsrail stratejisine hizmet eden, sivil toplumun zayıf, demokrasinin işlemediği bir düzen. Bu şekilde bölge dışından emperyalist müdahalelere örgütlü, programlı bir direnç de gelmeyecek. Devam edecek…

Birlik olduk ve kazandık

Birlik olduk ve kazandık

Emek Servisi Yüzde 28’lik zam dayatmasına ve taşeron çalışma sistemine karşı 23 Ocak’ta greve çıkan yaklaşık 5 bin Migros depo işçisi, zafere ulaştı. DGD-SEN öncülüğünde 24 gündür direnişte olan depo işçileri, kazanımlarını İstanbul Esenyurt’ta bulunan Migros depo önünde yaptıkları basın açıklamasıyla kutladı. Atılan 303 işçi işlerine geri iade edildi, işçiler talepleri arasında yer alan kadroya geçiş yaptı. Depo önünde kazanımlarını kutlayan işçiler, yaptığı açıklamada "Şimdi içeriye girip sendikalı olmak için mücadeleye devam edeceğiz. Bizimle birlikte ŞOK, A101 ve BİM işçileri de direndi. Birlik olduk, kazandık, yine kazanacağız” dedi.  Basın açıklamasında söz alan DGD-SEN İş Yeri Temsilcisi Azad Erdinç ise 2022’de örgütlendiklerinde patronların “Öncüleri atalım, biter” dediğini hatırlatarak, “Yeniden örgütlendik. Türkiye’de 12 farklı depoda mücadele ettik, depolarda yeniden örgütlendik. Şimdi içeride mücadeleye devam edeceğiz” diye konuştu. DGD-SEN Genel Başkanı Neslihan Acar da yaptığı konuşmada, “2009’dan beri taşeronlaşmaya hayır dediğimiz için işten atıldık. 2022’de ‘insanca yaşamak istiyorum’ dediğimiz için işten atıldık. Kazanımlarımız meşrudur. Patronları tek tek yenemeyiz ama birlik olduğumuzda geri adım atmak zorunda kalıyorlar” ifadelerini kullandı.

Kafkametler iş cinayeti davası yine ertelendi

Kafkametler iş cinayeti davası yine ertelendi

Zonguldak’ın Karadeniz Ereğli ilçesinde Kafkametler kuru yük gemisinin 19 Kasım 2023’te fırtına nedeniyle mendireğe çarparak batması ve 5 mürettebatın yaşamını yitirmesine ilişkin 3 gemi sahibinin yargılanmasına dün devam edildi. Karadeniz Ereğli Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki dördüncü duruşmaya, gemi donatanı (sahibi) Kafkametler Denizcilik ve Ticaret AŞ’nin yetkililerinden tutuksuz sanıklar S.Ö, G.Ö. ve K.Ö. katılmadı, hayatını kaybedenlerden bazılarının aileleri ile sanıkların avukatı ise salonda hazır bulundu. Geminin 3. kaptanı Berke Çamurtaş’ın babası Güngör Çamurtaş, olay günü izinli olan gemi personelinin de dinlenmesini talep etti. Gemi kaptanı Cemal Turan’ın kızı Meltem Turan, babasının suçlu gibi gösterildiğini belirterek "Gemide eksiklikler, elektrik sisteminin çöktüğü belirtilmiş. Babam yardım çağrısı yapmıştır. Bilirkişi raporunda da babamın suçlu ve kusurlu olduğu belirtilmiştir. Bize haksız ithamlar vardır. Biz neye göre, kime göre suçluyuz? Kötü bir iftiradır bu" diye konuştu. Mahkeme heyeti, sanıkların mevcut adli kontrol tedbirlerinin devamına karar vererek, Ereğli Limanı ve Karasu Limanı’ndan gelen görüntü ve ses kayıtlarının çözümünün tamamlanması ile dosyadaki eksik hususların giderilmesi için duruşmayı erteledi. Rusya’dan İzmir Aliağa Limanı’na yük taşıyan Kafkametler gemisi, 19 Kasım 2023’te Ereğli Limanı’ndan çıkarken fırtınanın etkisiyle askeri bölgedeki mendireğe çarparak batmıştı. Gemideki 12 kişilik mürettebattan 5’inin cansız bedenine ulaşılmıştı. Karadeniz Ereğli Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan iddianamede, gemi donatanları S.Ö, G.Ö. ve K.Ö. hakkında, "taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olma" suçundan 2 yıldan 15’er yıla kadar hapis cezası talep ediliyor.

Faiz bütçeyi rehin aldı

Faiz bütçeyi rehin aldı

Merkezi yönetim bütçesi ocakta 214,5 milyar TL açık verdi. Faiz harcaması bir yılda yüzde 180 artarak 456,4 milyar TL’ye çıktı. 100 liralık harcamanın 28 lirası faize giderken sağlık ve eğitim harcamalarını geride bıraktı. Bütçenin yükü, dolaylı vergilerle yine halkın sırtında.

Enflasyon raporu pembeye bürünmüş

Enflasyon raporu pembeye bürünmüş

Ocak’ta yüzde 4,84’lük aylık enflasyonla sarsılan tabloya rağmen TCMB, 2026 yıl sonu için tahmin aralığını yüzde 15-21’e çekip orta noktayı yüzde 18’e yükseltti. Merkez, yüzde 16’lık hedefi “çıpa” diyerek korurken raporun satır araları enflasyon dinamiklerinin hâlâ güçlü ve risklerin ‘geçici’ değil diri olduğunu ortaya koyuyor.

ABD için ölümcül tehdit: Küba

ABD için ölümcül tehdit: Küba

Bugün Küba sokaklarında dolaşan birinin aktaracağı manzara içler acısı olabilir. Ekmek için kuyruklara giren, otobüsün bir türlü gelmediği duraklara yığılmış, petrolün en temel gereksinimler için gerekli kısmını bile bulamayan, günün çoğunu elektriksiz geçiren insanlar ülkesi… Hemen burnunun dibinde de savaş gemileri, bombardıman uçakları ve gizli silahlarıyla dünyayı titreten ABD . Başında da “çökmüş bir ülke” olarak tanımladığı Küba ’ya çökmeye niyetli Trump . Egemen bir ülkenin başkanını gece yatağından kaçırmayı övünçle anlatan, İran’ı “ yenilmez armada ”sıyla tehdit eden o adam, 29 Ocak ’ta Küba ’yı ABD ’nin ulusal güvenliği için “ alışılmadık ve olağanüstü bir tehdit ” ilan etti. Küba devrimini boğmak için 64 yıl dır sürdürdükleri ambargoyla yetinmeyip, adaya petrol sağlayan herhangi bir ülkeye karşı kapsamlı yeni yaptırımlara izin veren bir başkanlık kararnamesi imzaladı. Amaç bir ülkeye ve halka diz çöktürmek, açıkça söylendiği gibi çökertmek, rejimi değiştirmek ve “çökmek”! Küba “ alışılmadık ve olağanüstü bir tehdit ”se, Trump en büyük bombardıman uçakları olan B-52 ’leri gönderebilirdi adaya. Galiba B-52 ’lerin Kübalılar ın üzerine kustuğu bombalara tepkimiz, şimdi uygulamaya başladıkları yaptırımlara göstereceğimiz tepkilerden farklı olurdu. Ya da şimdi göstermediğimiz tepkilerden! Oysa bombalarla yaptırımları kıyasladığınızda, hangisinin daha korkunç, hangisinin daha ölümcül ve insanlık dışı olduğunu söylemek zordur. ABD , yeni yaptırımlarla 1959 yılındaki devrimden bugüne abluka ve krizden başka bir şey dayatmadığı Küba ’yı şimdiye kadar görülmemiş bir insani krize sürüklemeyi hedefliyor. Yakıt tedariki tümüyle kesilmiş ve elektrik sistemi felç edilmiş bir ülkedeki günlük yaşamı düşünün. Geçen yıl Nisan ’da kısa süre elektrikten yoksun kalan birkaç AB ülkesi bunun ne kadarını gözünde canlandırabilir, bilmiyorum. Elektriksiz hastaneler; çalışamayan kuvözlerde ölen bebekler, durmuş yaşam destek makinelerinde ve ışıksız gerçekleştirilen acil ameliyatlarda hayatını yitiren hastalar. Kapanmak zorunda kalan okullar, üniversiteler, fabrikalar, işyerleri… Ekmek çıkaramayan fırınlar. Bulup buluşturdukları gıda maddeleri ve ilaçlar yakıt kıtlığı yüzünden dağıtılamadığı için daha da ağırlaşan açlık, hastalık… İnsanı kahreden bir çaresizlik! Bombalar altında ölmek mi, böyle ölmek mi? Hangisi daha zalimce, daha insanlık dışı? Silah ve bomba sesleri yok belki, ama bu da öldürücü bir savaş. Başka ülkelere bombalarla, savaş gemileri ve bombardıman uçakları ile değil, doktorları ile giden bir ülkeye yönelik yok etme ve halkını topyekûn cezalandırma savaşı. Önemli tıp dergilerinin başında gelen Lancet , 2025 Ağustos ’unda “ Uluslararası yaptırımların yaşa özgü ölüm oranları üzerindeki etkileri ” başlıklı bir araştırma yayımlamış, tek taraflı yaptırımların yılda 564 bin 258 ölüme neden olduğunu ortaya koymuştu. Yaptırımlarla her yıl öldürülenler doğrudan savaş sonucu ölenlerden birkaç kat fazla. 1970 ’lerde yaklaşık 15 ülke Batı ’nın tek taraflı yaptırımlarıyla karşılaşırken, bugün bu ülkelerin sayısı 60 ’ı buldu ve büyük çoğunluğu da Küresel Güney ülkeleri. Trump ’ın Küba ’nın ABD için “ alışılmadık ve olağanüstü bir tehdit ” yalanında bir doğruluk payı da var! Yalnızca Küba değil, bağımsızlıkta ve dayanışmada ısrar eden her ülke ABD için olağanüstü tehdit! Başka bir dünyanın mümkün olduğu fikri tehdit! İnsanlık, haydutun tehdidi karşısında şimdi ahlaki bir sınav verecek: Ya Trumpgiller in her yıl yarım milyon insanı öldüren yaptırımlar düzenine boyun eğecek ya da onu reddederek Küba ile dayanışma içinde olacak!

Piyasa otoriterliğine karşı tarihin en büyük sınıf hareketi

Piyasa otoriterliğine karşı tarihin en büyük sınıf hareketi

12 Şubat günü Hindistan’da insanlık tarihinin en büyük sınıf hareketlerinden biri yaşandı. Türkiye nüfusunun neredeyse dört katına tekabül eden, 300 milyon emekçi üretimden gelen gücünü kullanarak greve çıktı. Bu devasa kitleyi bir araya getiren şey öncelikle ücret, fiyat ve istihdam başlıklarıydı. Ama aynı zamanda küresel sermaye kuşatması, otoriterleşme ve toplumsal barışı zedeleyen mezhepçi siyaset de grevin merkezindeydi. Grevin omurgasını işçi-köylü ittifakı oluşturuyordu. İşçiler ve köylüler, Modi hükümetinin neoliberal saldırıları karşısında son zamanlarda sık sık bir araya geliyordu. 12 Şubat, bu birleşmenin zirvesi oldu ve sendikalar taleplerini tek bir potada topladı. Grevi, CPI(M), CPI ve CPI(ML)-Liberation gibi ülkenin köklü sol partileri de destekledi. Sadece örgütlü kesimler de değil, örgütsüz milyonların da greve katıldığı, onlara öğrencilerin, kadın örgütlerinin ve sivil toplum gruplarının eşlik ettiği ifade ediliyor. Yani aslında neoliberal saldırının farklı cepheleri bir aradaydı. Üretim süreçlerinin yanı sıra sermayenin dolaşım ve tahsilat mekanizmaları da hedefteydi. Fabrikalardan, kömür madenlerine, çelik tesislerinden limanlara, bankalardan ve eğitim kurumlarına hayat kilitlendi. Elbette bu başarı anlık bir patlamayla sağlanmadı, Hindistan’da süreklilik kazanan bir ortak eylem kapasitesinin ürünü. ∗∗∗ Temelde sendikaların itirazı, emek-sermaye dengesini yapısal biçimde tersine çeviren bir rejim değişikliğine. Grevin en kritik talepleri arasında, hükümetin sendikaların tüm itirazlarına rağmen hayata geçirdiği ve iş güvencesini zayıflatma, çalışma sürelerini esnetme, grev ve örgütlenme imkanlarını daraltma gibi başlıklar içeren yasa teklifi yer alıyordu. Çiftçilerin hedefinde ise yeni kırsal istihdam düzenlemesi vardi ki buna karşı kısa süre önce Uzun Yürüyüş olarak adlandırdıkları bir dizi eylem de gerçekleştirmişlerdi. Bu düzenleme istihdam hakkını güçlendirmek yerine budayan bir adım olarak görülüyor. Bu nedenle daha önceki kırsal iş güvencesi programının yeniden ve güçlendirilerek uygulanması talep ediliyor. Tüm bunların yanı sıra enerji ve tohum gibi stratejik alanlarda şirketlerin elini güçlendiren, üreticiyi piyasaya daha çıplak biçimde açan düzenlemelerin geri çekilmesi de talepler arasında yer alıyordu. Bunlar şirket yanlısı ve halk düşmanı olarak nitenelndiriliyor. Grevdeki bir diğer önemli talep de Hindistan’ın yakın zamanda ABD ve AB ile imzaladığı ticaret anlaşmalarının geri çekilmesi talebiydi. Gerek sendikalar gerekse de partiler bu anlaşmaları egemenliğin teslimi olarak tarif ediyor. Zira Türkiye’den de bildiğimiz üzere bu tür eşitsiz koşullara dayanan anlaşmalar, sadece gümrük vergilerini düşürmüyor. Daha doğrusu gümrük vergilerini düşürürken bir yandan da fiyat oluşumunu ve emek rejimini şirketler lehine yeniden kuran bir düzenek yaratıyor. ∗∗∗ Nitekim Prabhat Patnaik’in (An Unequal Treaty Reminiscent of the Colonial Era) önceki haftaki değerlendirmesi de anlaşmanın “eşitsiz” niteliğinin bizzat hedef rakamından başladığını vurguluyor ve ABD’den ithalatın yaklaşık 40 milyar dolardan en az 100 milyar dolara çıkarılması gibi tek taraflı bir asgari taahhütün, Hindistan’ı ithalat artırmaya zorlayan bir çerçeve kurduğunu söylüyordu. Patnaik, anlaşmayı “Sömürge dönemini anımsatan eşitsiz bir antlaşma.” olarak tanımlıyor. Aynı yazıda bunun pratikte iki açık sonucu olduğunu söylüyor: Rusya’dan alınan petrolün ABD petrolüyle ikame edilmesi ve tarım/ilgili sektörlerde pazarın açılması. Petrol tarafında, ABD petrolünün daha pahalı olması nedeniyle ithalat faturasının artacağı ve bunun enflasyonist baskı yaratacağı, yani meselenin diplomasi değil doğrudan sınıf meselesi olduğu vurgulanıyor. Bu nedenle sendikaların egemenlik devri vurgusu soyut değil, tarımsal gelirden enerji faturasına uzanan somut bir yeniden bölüşüm hattına işaret ediyor. Grev kapsamında dile getirilen siyasal taleplerden bir diğeri de Hindistan’ın laik ve demokratik siyasetinin korunmasıydı. Sendikalar, köylü örgütleri, sol partiler… Hindu üstünlükçü BJP hükümetinin çoğunlukçu ve otoriter eylemlerle Hindistan’ın anayasal yapısını tehdit ettiğini söyleyerek toplumu dinsel temelde kutuplaştırma çabasına laiklik savunusuyla karşı çıkıyorlar. 12 Şubat’ın öğretici yanı, neoliberal dönüşümün emek piyasasının esnetilmesi, kamusal güvencelerin budanması, enerji ve tarımda şirketleşmenin derinleşmesi, ticaret anlaşmalarıyla dışa bağımlılığın artırılması gibi parçalarının tek bir bütün oluşturduğunu görünür kılması. Tüm bunlar yalnızca gelir dağılımını değil, siyasetin alanını da yeniden düzenliyor. Otoriterleşme, toplumsal itirazı bastırmak bir araç olarak küresel çapta yerleşmiş durumda. Türkiye açısından ders de burada yatıyor. Eğer muhalefet geniş kesimlerin ortak taleplerini bir potada eriten bir hat kurabilirse rejime karşı gerçek bir toplumsal basınç üretilebilir.

Blackburn Rovers, kuş ölür, sen uçuşu hatırla

Blackburn Rovers, kuş ölür, sen uçuşu hatırla

Şubat ortasında 24 takımlı Championship’de küme düşme potasında, 22. sıradaki Blackburn Rovers, ülkenin kuzeybatısında Lancashire bölgesinin 105 bin nüfusa sahip küçük kasabasının mavi beyazı. QPR deplasmanı vesilesiyle hal ve gidişlerine naçizane bir bakış. 90’lı yıllara yetişmiş olan Ada futbolunun meraklıları hatırlar, 90’lı senelerde değişmişti kulübün makus talihi. Takımın koyu taraftarlarından Jack Walker adındaki iş insanı Ocak 1991'de kulübü satın alırken, 92’de yeni kurulan Premier Lig’e yükseliyor, ilk üç sezonunda 25 milyon sterlin harcayarak dönemin korkulan takımı oluyordu. 1994-95 sezonunda Premier Lig şampiyonluğunu kazandılar, ancak uzun sürmedi saadetleri. Şampiyon olduktan dört sezon sonra küme düştüler, 2000-01 sezonunun sonunda döndüler bıraktıkları yere, 2002’de Lig Kupası’nı kazandılar. Premier Lig'de geçirdikleri 11 sezondan sonra 2012'de düştüler, 2017'nin Mayıs’ında bu kez League One’a düşerken geçmişe ağıt yakıyordu sevdalıları. 2023-24 sezonunda Championship’te ligin son maçında şampiyon Leicester City'ye karşı 2-0'lık galibiyetin ardından sezonu 19. sırada bitirerek lige tutundular. 2024-25 sezonunu play-off potasının iki puan altında, 7. sırada tamamlayıp yükselme fırsatını kaçırdılar. 2025-26 sezonunda 29 kişilik kadronun toplam değeri 45.5 milyon Euro, yaş ortalaması 26.3, 19 futbolcusu İngiltere dışında dünyaya gelmiş, 7 futbolcusu ülkelerinin milli takımında forma giyiyor. Takımın değerlisi 7 milyon Euro değeriyle 24 yaşındaki stoperleri Eiran Cashin, Derby County alt yapısından yetişmiş. Günlerdir yağan yağmurun yerini güneşe bıraktığı soğuk ama aydınlık Londra gününde lige tutunma mücadelesindeki Blackburn, play-off potasını zorlayan QPR deplasmanında. QPR evinde golcü takımlardan, bu sezon Championship'te evinde QPR’dan (28) daha fazla gol atan sadece üç takım Coventry City, Ipswich Town ve Birmingham. Maça dönersek, Blackburn’ün rakibe karşı son sezonlarda bahtı kapalı, son dört lig maçının üçünü kaybederken sadece bir galibiyet alabildiler. Misafir takım kasım sonunda QPR karşısında tek golle kaybettiği maçtan sonra son 16 lig maçının sadece ikisini kazandı, haliyle sevdalıları endişeli. Ev sahibi QPR 4-2-3-1 dizilişinde, kalede Walsh, savunmada Edwards, Dunne, Cook, Norrington-Davies, önlerinde Madsen, Hayden, ileri uçta Bennie, Vale, Saito, önlerinde golcüleri Kone. Misafir Blackburn aynı dizilişte, kalede Toth, savunmada Alebiosu, McLoughlin, Carter, Cashin, önlerinde Baradji, Tronstad, ileri uçta Afolaya, Jorgensen, Morishita, önlerinde gol umutları Gudjohnsen. İlk bölümde savunmadan uzun toplarla çıkıyor sarı formalı Blackburn, bu sezon 15 deplasman maçının 5’inde üç puan sevinci yaşadılar. İki takımın da orta sahada bol top kayıpları yaptığı açılış dakikalarından sonra 8. dakikada gole yaklaşıyor QPR, sağdan Madsen ile kullandıkları duran topun devamında Saito’nun sağ çaprazdan uzak köşeye vuruşu rakip savunmadan dönüyor, maçın ilk net pozisyonu. Dakikalar ilerledikçe oyuna ağırlığını koyuyor mavi beyazlı takım, takımın göze batanı Nicolas Madsen, bu sezon 6 gole asist yaparken takımın en çok gol pozisyonu yaratan oyuncusu. İlk 15 dakikada topa yüzde 39 oranında sahip ev sahibi rakip kaleyi üç kez yoklarken Blackburn topu rakip sahaya taşımakta zorlanıyor. QPR’dan gol beklenirken ilk atağında golü buluyor Blackburn, 21’de sağda kanatta Morashita’nın rakip savunma arkasına enfes pasında Jorgensen soluyla yakın mesafeden topu ağlara gönderen oyuncu, pozisyonda yaz transferinde takıma katılan 28 yaşındaki Japon futbolcunun asisti takdire şayan. Geriye düştükten sonra baskıyı artırıyor QPR, 26’da sağdan kullandıkları kornerde rakip savunmayı geçemiyorlar, Blackburn savunmasının merkezinde 15 numaralı McLoughlin yerinde müdahaleleriyle göze batan oyuncuları. Devrenin son bölümünde kanatlarda Bennie ve Saito’nun ortalarıyla pozisyon üretmeye çalışıyor QPR, 35’te beraberliği yakalıyorlar, Hayden’in ceza sahasında yerden pasında Saito üç oyuncu arasından sol üst köşeye enfes vuruyor, pozisyonda Hayden’in yaratıcı pası golü getiriyor. Skorun 1-1’e gelmesinden sonra oyun sertleşiyor, 36’da McLoughlin sarı kartı gören oyuncu. 40’da yeniden öne geçiyor Blackburn, Tronstad’ın iki savunma arasına yerden pasında Jorgensen kaleci Walsh’ın yanından topu ağlara gönderen oyuncu, 25 yaşındaki Danimarkalı devrenin iyilerinden. Blackburn’ün topa yüzde 44 oranında sahip olduğu, rakip ceza sahasında topla 7 kez buluşurken iki vuruşunda iki gol bulduğu devre 2-1 üstünlüğüyle kapanıyor. 2. devrenin başında Blackburn’de sol kanatta Afolayan’ın yerine Miller sahada. Devreye ofansif başlıyor QPR, ancak ilk devrede olduğu gibi golü bulan Blackburn oluyor. 50’de Tronstad’ın sağdan ortasında Morishita’nın demarke pozisyonda kafa vuruşu ağlarla buluşurken kale arkasında iki bine yakın taraftarı golün sevincini yaşıyor. Pozisyonda QPR savunması toptan ve rakipten uzakta. 54’te Blackburn’de sakatlanan Miller sahayı sedyeyle terk ederken yerini Pickering’e bırakıyor.  3-1’i yakaladıktan sonra savunmasını kalabalık tutan misafir takım ani ataklarla gol arıyor, 60. dakikaya rakip kaleyi bulan 4 vuruşunun 3’ünde gol bulmaları kayda değer. 63’te 4. gole yaklaşıyorlar, Baradji’nin uzaklardan vuruşu kaleci Toth’da kalıyor. 69’da üç değişiklik yapıyor QPR teknik direktörü Julien Stephan; Bennie, Cook, Madsen yerlerini Mbengue, Kolli ve Smyth’e bırakıyor. Değişiklikler hareket getiriyor takıma, 70’te Smyth’in vuruşuyla gole yaklaşıyorlar, akabinde Blackburn’de Gudjohnsen’nın yerini Ohasi alıyor. Son bölümde baskıyı artıyor QPR, ancak final paslarında etkisizler. 78’de QPR’da Vale sarı kartı gören oyuncu. Üç dakika sonra orta sahada Hayden yerini Morgan’a bırakıyor. 80’den sonra oyunu rakip sahaya yıkıyor ev sahibi, 84’te Blackburn’de Morishita sarı kartı gören oyuncu. 11 dakika uzatılan maçta rakip kaleyi abluka altına alan, ancak doldur boşalt ortalarla gol arayan QPR farkı azaltamıyor. 16.607 taraftarın şahitliğinde 3-1’lik skorla üç puan kapan Blackburn küme düşme potasından üç puan uzaklaşıp 19. sıraya yükseliyor. 1967 Şubatında 32 yaşında bir trafik kazası sonucu aramızdan ayrılan İranlı şair Füruğ Ferruhzad o enfes şiirinde, “Kuş ölür, sen uçuşu hatırla” der. Dizelerinden esinlenerek, temennimiz bir döneme damga vurmuş takım düşmesin.

CHP’den Kabine yorumu: Amaç İmamoğlu’nu izole etmek

CHP’den Kabine yorumu: Amaç İmamoğlu’nu izole etmek

Adalet Bakanı Gürlek’in, “Savunma hakkını hedef aldığı” gerekçesiyle eleştirilen açıklamaları CHP’de, “Amaç, İmamoğlu’nu izole etmek” şeklinde yorumlandı. Erken seçim ve “İmamoğlu’na özgürlük” talepli eylemlerin biçim değiştirerek devam edeceğini belirten CHP’liler, “Katlanamıyorsan CHP’ye katıl” sloganlı üye kampanyasının Haziran’a kadar süreceğini söyledi.

CHP’den Kabine yorumu: Amaç İmamoğlu’nu izole etmek

CHP’den Kabine yorumu: Amaç İmamoğlu’nu izole etmek

Adalet Bakanı Gürlek’in, “Savunma hakkını hedef aldığı” gerekçesiyle eleştirilen açıklamaları CHP’de, “Amaç, İmamoğlu’nu izole etmek” şeklinde yorumlandı. Erken seçim ve “İmamoğlu’na özgürlük” talepli eylemlerin biçim değiştirerek devam edeceğini belirten CHP’liler, “Katlanamıyorsan CHP’ye katıl” sloganlı üye kampanyasının Haziran’a kadar süreceğini söyledi.